26 Aralık 2010 Pazar

Türkü yolu

...Tanpınar’ın “Beş Şehir”de Erzurum’u yazdığı yıllarda bu şehre daha kaç yoldan gelinebiliyordu ya da bu şehirden daha kaç şehre gidilebiliyordu ki, bunlardan biriyle Erzurumlu Emrah, Kastamonulu Yorgansız Hakkı’da yeni bir hayat kazanıyordu? Peki, Yorgansız Hakkı’nın Erzurumlu Mükerrem Kemertaş ile Zülküf Altan’da yaşamakta olduğu şu yıllarda Kelkit vadisini izleyen “Dereyolu” dışında Kastamonu’dan Erzurum’a gelen daha kaç türlü yol var?...


“Beş Şehir”de idi; Ahmet Hamdi Tanpınar, Erzurum izlenimlerini yazarken yöreye ait Yemen ve gurbet türküleri üzerinde durup bu türkülere bir gezginden ziyade “romancı muhayyilesi” ile bakarak şunu demekteydi; “Yemen türküsü ile ona benzer türküler Anadolu’nun iç romanını yaparlar”. Tanpınar’a göre, böyle türkülerin “bütün bir hayat destanı olabilmesi için bir an gerçek bir romancının muhayyilesine çarpması yeter”. (Beş Şehir, MEB Yayınları, sf. 57).

KENDİSİNİ ZİYADESİYLE ARTIRAN BİR MÜSTEZAD

Tanpınar’ın Ankara, Konya, Bursa ve İstanbul’dan, her birine başka bir yerinden bakarak anlattığı “Beş Şehir”den ikincisini oluşturan –üç ayrı yönden, üç ayrı yoldan ve üç ayrı zamanda geldiği- Erzurum’a ilişkin notları, “dört Cihan Harbi yılının ve İstiklâl Savaşı’nın üstünden aşarak” ikinci kez geldiği sıradaki izlenimlerinin altında kalmıştır: Savaşın yarattığı yıkımlar ve bu yıkımları ete kemiğe büründüren türküler. Bu izlenimler, gerçek bir romancı muhayyilesine sahip bir edebiyat insanımızın halk türkülerimize nasıl bu denli içerden yaklaştığını göstermesi bakımından da ayrıca önemlidir elbet ama, çok daha önemlisi, onların her birine yüklediği anlamdır. Tanpınar’ın “Beş Şehir”de anlattığı Erzurum, mayayla başlayıp tatyanla sürerken, birden, kendisini ziyadesiyle artıran bir müstezattır(*).

KASTAMONU’DAN ERZURUM’A KAÇ TÜRLÜ YOL VAR

Tanpınar’ın “Beş Şehir”de Erzurum’u yazdığı yıllarda bu şehre daha kaç yoldan gelinebiliyordu ya da bu şehirden daha kaç şehre gidilebiliyordu ki, bunlardan biriyle Erzurumlu Emrah, Kastamonulu Yorgansız Hakkı’da yeni bir hayat kazanıyordu? Peki, Yorgansız Hakkı’nın Erzurumlu Mükerrem Kemertaş ile Zülküf Altan’da yaşamakta olduğu şu yıllarda Kelkit vadisini izleyen “Dereyolu” dışında Kastamonu’dan Erzurum’a gelen daha kaç türlü yol var?

EZELİ AŞK

“Aşk-ı ezeli aşıka ilham-ı Hüdadır/Bir neş'e nümadır
Tahkik-i gönül şehrine pür nuru ziyadır/Minhacı Hüdadır…”
Dizeleriyle başlayan, 1958’de Şemsi Yastıman’ın Kastamonulu Yorgansız Hakkı Çavuş’tan (Bayraktar) derlediği, yıllar ve yıllar sonra Sayın Süleyman Şenel’in notaya aldığı, TRT repertuvarında 3520 sıra numarasıyla kayıtlı bulunan Erzurumlu Emrah’a ait bu müstezat, bugün pek bilinmemekte ve söylenmemektedir. Yaygın olarak söylenmemekle birlikte yine de bilinen, Mükerrem Kemertaş ile Zülküf Altan’ın Erzurum ağızlı olarak yorumladıkları bu müstezatın, sözleri repertuvardakine göre biraz daha farklı olan bir türevidir. Müstezatın ezgisinin de serbest çağrışımlara açık olduğu söylenebilir.
Kastamonu türküleri konusunda kendisine başvurduğum Sayın Enver Turan, Aşık Mümin Meydani’nin okuduğu bir kaydın bulunduğu bilgisini verdi. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Sanatçı Öğretim Görevlisi /Müzikoloji Anabilim Dalı Başkanı Sayın Süleyman Şenel de kendisinin notaya aldığı Kastamonu menşeli eserin daha usullü olduğunu vurguladı.
Keşke “Aşk-ı ezeli” olarak bilinen bu müstezatın Kastamonulu olan biçimi de okunsa…

(Şubat 2008, Aydınlık).

-------------------------
(*) Müstezad, Divan Edebiyatı şiir türlerimizden biridir. “Ziyade “ denilen ilave kısa dizelerin kendi aralarında uyaklı olarak, asıl şiirin dizelerini izlediği gazel türüdür. Ziyadeler, anlam bakımından asıl mısralara bağlıdır. Ya kendi aralarında ya da asıl gazelle kafiyelenirler. Müstezad iç içe geçilmiş iki ayrı gazele de benzetilebilir. Asıl gazel daima (mef’ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün) kalıbıyla yazılır. “Ziyade”nin kalıbı ise (mef’ûlün feûlün)dür. Halk müziğimizdeki Müstezadın kaynağı divan şiirimizdeki işte bu Müstezadtır. Sonra farklılaşmış, kendi başına bir halk müziği türlerinden biri haline gelmiştir. Müstezad aynı zamanda bir bağlama düzeni (akord) şeklidir. Öte yandan bugünkü serbest nazımlı, ölçüsüz uyaksız şiirimizin kaynağı, bir yanıyla da hem hece hem aruzla yazılabilen 19. Yüzyıl sonlarında Servet-i Fünun’cuların geliştirdikleri bir nazım biçimi olan serbest müstezada kadar gitmektedir. Halk müziğimizde Müstezadın yoğun olduğu yöreler Erzurum ve Elazığ olarak bilinmekle birlikte, Rumeli kökenli olanlar da vardır.

19 Aralık 2010 Pazar

Dokuz boğumu yırtan bıçak

...Çığlık, Muharrem Ertaş’ın hançeresinden, gırtlağının dokuz boğumunun dokuzunu birden bir bıçak gibi yırtarak çıkmaktadır. Bozlağın düğüm yeridir. Çığlık bu düğümü çözen bir işlev yüklenir. Bağlamayı çalış tarzı da buna uygundur. Muharrem Ertaş’ın kucağında bağlama, neresinden tutulup nasıl çalınacağı bilinmeyen, tezenenin her iniş çıkışında yüreğinizden bir tel koparan bilinmedik bir müzik aletine dönüşür...


“Dinek Dağı”nı öteki bozlaklardan ayıran iki şey var. Birincisi, bozlağın iki dizeye sıkıştırdığı “gurbet” savının bütün gurbet türkülerindekinden nitelikçe farklılığı… “Yiğit gölgesinde yiğit saklanır” diyor bozlak, “Kötülerin dalı gölgesi olmaz”. Didaktik olmadan, son derece yalın bir imgeyle kurulmuş bir çözümlemedir bu aynı zamanda. Köroğlu’nun bir şiirindeki “yiğit yiğidin yoldaşı” sözüyle ve bu türden başka şiirlerin sözleriyle olan akrabalığından söz edilebilir elbet ama, “Dinek Dağı”, yiğidin yiğide yoldaşlığının çerçevesini başka bir alanda, gurbet alanında kuruyor. Yiğit “gurbet”te büsbütün “silahsız”dır. Oysa Köroğlu’nun dünyasındaki yiğit de, onun yoldaşı da “Celâli”dir ve ancak aynı amaçta bir araya geldiklerinde yoldaş olabilmektedirler. Dinek Dağı’nda ise, yoldaşlık ilişkisinden ziyade sığınan-sığınılan ilişkisi kurulmaktadır. Sığınan yiğit, sığınılan da yiğittir.

DOKUZ BOĞUMU YIRTAN BIÇAK

İkincisi, Muharrem Ertaş’ın bir benzerini hiçbir bozlakta tekrarlamadığı, kendisinden sonra gelenlerin hiçbirinin de buna yaklaşamadığı ikinci dörtlüğün ikinci dizesinde, sadece burada ve bir kez attığı o “ah” çığlığı... Muharrem Ertaş, sanki o “ah” ile bu savı söylemeye hazırlanmaktadır. Savın açıklanmasından önce, bir yükü, avuçlarına “tu” deyip yeniden omuzlamak için başvurulmuş geniş bir soluklanma gibi de tanımlanabilir bu. Ne var ki soluklanma, çığlık yoluyla yapılmaktadır. Çığlık, Muharrem Ertaş’ın hançeresinden, gırtlağının dokuz boğumunun dokuzunu birden bir bıçak gibi yırtarak çıkmaktadır adeta. Bozlağın düğüm yeridir de burası. Çığlık bu düğümü çözen bir işlev de yüklenir.
Zaten bundan sonra da o son iki dize gelir: “Yiğit gölgesinde yiğit saklanır/Kötülerin dalı gölgesi olmaz”.
Bağlamayı çalış tarzı da buna uygundur. Muharrem Ertaş’ın kucağında bağlama, başka, neresinden tutulup nasıl çalınacağı bilinmeyen, tezenenin her iniş çıkışında yüreğinizden bir tel koparan bilinmedik bir müzik aletine dönüşür.

GENİŞ ARALIKLI SESLER

Daha kötü bir söyleyiş her zaman mümkünken ve başka pek çok türküde çok da sık rastlanırken, “Dinek Dağı”nın aynı şekilde söylenmesi bir daha asla gerçekleşmeyecek; farklı ve daha modern bir yorum için ise, başka bir ustanın gelmesini beklemek gerekecek. “Ağ elleri sala sala gelen yar” bozlağını Ümit Tokcan’ın bambaşka bir tavırla yorumlayışı, bu olasılığa her zaman sahip bulunduğumuzu gösteriyor. Çünkü, Muharrem Ertaş da, kendisinden önceki ustaların en iyi yorumunu yapıyordu. Üstelik hem saz hem de yüksek frekanslı bir ses olarak. Dönemin klasik ve halk müziği ustalarının hemen hepsinde buluruz bu yüksek frekanslı sesi. Mikrofonun, kayıt araçlarının henüz olmadığı ya da yaygın olarak kullanılmadığı bir dönemin sanatçılarıdırlar. Seslerini salonun en arka sıralarına dek ulaştırmak zorundadırlar. Bu ve başka zorunluluklar, ses aralıkları geniş olan Hafız Burhan, Celâl Güzelses gibi sanatçıları ortaya çıkarmıştır. Bugün bu seslere yakın seslere pek az sanatçıda rastlıyoruz. Söyleyiş açısından da, egemen olan, İstanbul ağzıyla müstezat okuyan tıkız, hımbıl ve pısırık seslerdir.

ESKİNİN İÇİNDE TÜMÜYLE YENİ

Oysa Muharrem Ertaş’ın çağında, Diyarbakır’da “uzunhava”laşan, Antep’te “barak”laşan, Harput’ta “müstezat”laşan, kısaca, Kerkük’te “hoyrat”laşan türkü, Kırşehir’de “bozlak”laşmaktadır. Sözgelimi Pir Sultan Abdal’ın “Bu yıl bu dağların karı erimez” deyişi, geleneksel alevi söyleyişinden taşmış, bambaşka bir nitelik kazanmış halde karşımıza bozlak karakterde bir yorum olarak çıkmıştır. Benzer bir karşıtlığa Dadaloğlu’nun “Kalktı göç eyledi Avşar elleri” türküsünde de rastlarız. “Kalktı göç eyledi Avşar elleri”ni Cem Karaca’nın “Anadolu Rock” tarzındaki yorumlayışında, türkünün geleneksel söylenişi içinde dönen, o günkü koşulların getirdiği bir isyan ve yiğitleme edası var. Muharrem Ertaş’ın söyleyişi, şiirin içeriğinden gelen bu isyanı korumakla birlikte türküye önemli ölçüde ağıt katar. Dadaloğlu, Avşarların geçmişindeki olaylar için söylenmiş şiirleri, 1840’lardaki zorla iskân olayları için tapşırmıştır. Eskinin içindeki yeni budur. Tümüyle yeni olan ise, 1928 yılına tarihlenmekle birlikte, Osmanlı’nın yıkıntıları üzerinde kurulmuş cumhuriyet koşullarında Muharrem Ertaş’ın sazı ve sesinde bulduğu hayattır. Aradan 78 yıl geçmesine karşın taşıdığı yeni’liğin nedenini, sanırım, tarihi koşullar kadar bozlağın yapısında da aramak gerek.


YORUM BAŞKA, YARATIM BAŞKA

Büyük bir olasılıkla “Dinek Dağı” veya “Kalktı göç eyledi Avşar elleri” veya diğer başka bozlaklar aşağı yukarı bu biçimlerine yakın biçimlerde Muharrem Ertaş’tan önce de söyleniyordu. Muharrem Ertaş’ın ustalarına bakarak bunun hemen hemen kesin olduğunu bile söyleyebiliriz. Muharrem Ertaş’ta yeni olan, bu bozlaklara ve genel olarak bozlak’a verdiği en geniş kişisel karakterdir. Ki bu da yorumun çok ilerisinde bir şey olmak gerekir. Takliti asıldan ayıran, asıl’ın yapısındaki yalınlık, saflık, doğallık, yaşarlık ve tekliktir. Bu anlamda da Muharrem Ertaş, bir zincirin son halkası gibi duruyor. Eklenecek yeni bir halka, belki de bambaşka ve modern bir karakter taşıyacak, bozlak’ı klasikleştirecektir.

(Ekim 2006, Aydınlık)

12 Aralık 2010 Pazar

Bozlaktaki roman parçası

...Bütün ayrıntıların çıkarılıp atıldığı, geriye yalnızca bir darb-ı mesel değerindeki şu sözün kaldığı “Dinek Dağı”nın toprağına gömülmüş katmanlar halinde belki de binlerce hayat ve bu hayatlara ait hikayeler, iki dörtlükte yığılmış yatmaktadır:

“Yiğit gölgesinde yiğit saklanır/Kötülerin dalı gölgesi olmaz”...


“Beş Şehir” adlı gezi-anlatı kitabında Ahmet Hamdi Tanpınar, Erzurum izlenimlerini yazarken sözün gelip türküye dayandığı yerde, yöreye ait Yemen ve gurbet türküleri üzerinde durur. Bu türkülere bir gezginden ziyade “romancı muhayyilesi” ile bakar. Kısa, son derece yalın bir anlatımla bu türkülerin doğduğu toprakların insanlarını betimler. Tanpınar, “Yemen türküsü ile ona benzer türküler Anadolu’nun iç romanını yaparlar,” derken ne kadar da haklıdır. Yazılmamış ama yaşanmış ve halen yaşanmakta olan bir iç romandır bu. Tanpınar’a göre, böyle türkülerin “bütün bir hayat destanı olabilmesi için bir an gerçek bir romancının muhayyilesine çarpması yeter”. (Beş Şehir, MEB Yayınları, sf. 57).
Çarpmanın gerçekleşip gerçekleşmediği ayrı ama, daha da ileri giderek, belli bir hikayesi olan, savaşı, gurbeti, aşkı ve hasreti anlatan türkülerimizin her birinin yazılmamış büyük bir nehir-romandan parçalar taşıdıklarını ileri sürebiliriz. Söyleyeni zehirleyen bir topak ağu, dinleyeni kül eden bir top ateş diye niteleyebileceğimiz “Kerkük Divanı”nda da bu büyük nehir romandan, belki de daha büyük bir tragedyadan bir tirad, bir parça gizlidir ki, buna bir başka açıdan değinmiştim.

AYNI TEKNEDE HALHAMUR OLMUŞ ÇAMUR

Buradan çıkarak sözü Muharrem Ertaş’a ve “Dinek Dağı”na getirmek istiyorum aslında. Bu bozlağın sözlerini izlediğimizde yüzlerce yılın kaynayıp fokurdaması içinde oluşmuş andığım iç romandan bir parçanın ayırdına varırız. Bu parçanın bir kısmı bağlamanın sözsüz anlatımında, bir kısmı Muharrem Ertaş’ın söyleyişteki tavrında, bir kısmı da bu üç unsurun aynı teknede halhamur olmuş çamurundadır. “Dinek Dağı”nda diğer gurbet havalarında bulamadığımız şey, nice ceremenin ardından gurbetten dönüş ile bu dönüşün getirdiği başka sorunlar bağlamında oluşmuş bir hayat görüşünün, gurbetten elde edilen sonucun anlatılışı ve bunun biçemidir.


GURBET İÇİNDE GURBET

Anadolu insanı “yol” sözcüğünü gerek cümle içinde, gerek deyimleşmiş halde birçok farklı anlamda kullanmaktadır. “Yol bilmek” töre bilmeyi de içeren bir hayat deneyimine işaret ederken, “yol görmüş olmak” deyimi, gurbet bilmeyi de içerecek bir genişlikte kullanılmaktadır. Halk arasında, askerliğini yapmamış kimse gibi hiç gurbete çıkmamış kimseler de toplumsal protokolde arka sıralarda yer bulur.
Sılanın ve gurbetin, hangisinin hangisi olduğunun artık iyice birbirine karıştığı günümüzde, sözcüğün kökenine dek inerek önce “garip”i sonra da –aradaki garaip’i, tuhaf, atlayarak- türediği “garp”ı bulduğumuzda Anadolu şarkında yabancı kimseler anlamında kullanılan “garbî”nin zamanla kimsesiz anlamında “garip”e dönüştüğüne tanık oluruz. Gurbete giden garip olur. Gurbet ve garip sözcükleri bugüne göre asıl, ulaşım ve iletişim araçlarının kazandığı günümüzdeki hızın henüz uzağından bile geçemediği, Sivas’tan İstanbul’a bir ayda varılabildiği zamanlarda anlam kazanmaktadır. 1960’lardan itibaren yoğun bir iç göç yaşamaya başlayan toplumumuzun yaklaşık aynı tarihlerde bir de ivmesi giderek artan bir dış göç –karakteristik olarak Almanya- yaşamaya başlaması, bu dış göç bugün uzunca bir süredir durmuş bulunmaktadır, gurbet kavramının geçmiş dönemlerdeki anlamına eklemlenen başka bir açılım da getirmiştir. Gurbet içinde yeni bir gurbet! Gurbet içinde gurbet, hemen hemen sılayı da gurbete çevirmiştir. Neredeyse gurbet gurbet olmaktan, sıla da sıla olmaktan çıkmıştır. Gurbet de, sıla da, bir telefon kadar yakın veya uzaktır. Kaldı ki bir de, “sevdiklerimize kavuşturan” otobüsler, uçaklar var ve sanırım çok yakın bir gelecekte insan, gurbeti ancak geçmişten aktarılabilen anılar kapsamında türkülerde ve şiirlerde yaşayabilecektir.

SILAYA DÖNÜŞ

Oysa çok daha eskilerde, örneğin, Yunus Emre’nin “Gezdim Urum ile Şam’ı/Yukarı illeri kamu” dizelerinde gezip gördüğü yerlerin yolculuk süresi, en azından çeyrek ömürlük bir zaman dilimine karşılık gelmektedir. Çok daha fazla gezdiğini bildiğimiz genç Karacaoğlan ise, yurduna geri döndüğünde çoktan kocalmıştır. Ozanın şu dizeleri ulaşım koşulları için de tipiktir: “Aşamazsın Karaman’ın elini/Köprüsü yok geçemezsin selini/Gerdan yaylasının perçem belini/Lale sümbül bürüsün de gidelim”.
“Dinek Dağı” bozlağı da işte, tam olarak bu değilse bile buna yakın bir ulaşım ve iletişim koşullarının, ya da bu koşulların hatırda kalan anısının sonucunda doğmuş olmalı ki, ozan, bunca yolun, bunca uzun yılın ardından henüz ayağının tozuyla karşılaştığı durumlar karşısında, “yeni geldim,” diyebilmektedir. “Yeni geldim Dinek Dağı gurbetten/Başım halas olmaz gadadan dertten/Adama kemlik mi gelir merdoğlu mertten/Kötülerin dalı kolgesi olmaz”.

TEZ-ANTİTEZ-SENTEZ

Ozan, şiir boyunca, gurbet hayatından çıkardığı iki sonucu, iki dersi aktarır bize bu bozlakta. Birincisi, tez-antiez-sentez silsilesi içinde ilk dörtlükteki, “kötülerin dalı gölgesi olmaz” dizesidir: “Yeni geldim Dinek Dağı gurbetten/Başım halas olmaz gadadan dertten” (tez), “Adama kemlik mi gelir merdoğlu mertten” (antitez) “kötülerin dalı gölgesi olmaz” (sentez). İkinci dörtlük de şöyle: “Yiğit olan ata biner atlanır/Yiğit olan her cefaya katlanır/Yiğit kölgesinde yiğit saklanır/Kötülerin dalı kolgesi olmaz”. Tez-antitez-sentez silsilesi bu dörtlükte de sürer. İlk iki dize tez, üçüncü dize anti tez, dördüncü dize bunlardan çıkan sentezdir. Şiire baştan sona bütünlüklü baktığımız da ise, iki bileşenden oluşan tek bir sentez saptarız: “Yiğit kölgesinde yiğit saklanır/Kötülerin dalı gölgesi olmaz”.
Bütün ayrıntıların çıkarılıp atıldığı, geriye yalnızca bir darb-ı mesel değerindeki bu sözün kaldığı “Dinek Dağı”nın toprağına gömülmüş katmanlar halinde belki de binlerce hayat ve bu hayatlara ait hikayeler, bu iki dörtlükte yığılmış yatmaktadır.

(Muharrem Ertaş’ın “Dinek Dağı” ile diğer bozlakları söyleyişindeki tavıra da haftaya değinelim.)

(Ekim 2006,Aydınlık)

5 Aralık 2010 Pazar

“Mum kimin yanan” türkü: Kerkük Divanı


... Kerkük Divanı bir yakarıştır. Ama bu yakarış, içerdiği ilenmeyle birlikte bir türkü kadar yakın ve bir türkü kadar uzak olan Türkiye’yedir. Peki Türkiye? Türkiye Kerkük’ü nerden bilir “mum kimin yanan” Kerkük türküleri de olmasa...

Altı kez tekrarladığı “yar ey” seslenişinin ardından “gülüm di gel,” diyor, “men seni seveli/nece gün, nece ay, neçe yıldı zalım”… Henüz hoyrata geçmemiş, ama ilerde bir yerde geçeceğini ve buna hazırlandığını daha baştan -alttan alta- duyumsadığımız yumuşak, içli ve yanık ve sanki bir bıçakla kesilmiş gibi oluk oluk kan akan hançeresinden yine de pürüzsüzce süzülüp gelen bir avazla tartıp, hemen ardından “ah oğul,” diyecek “mum kimin yanan” bir sesle, “sen meni aldattın”. Bu bir yalvarış ve yakarıştır. Bir tanrıya değil de, ancak bir türkü kadar uzak ve ancak bir türkü kadar yakındaki bir sevgiliye, içeriğinde belli belirsiz bir ilenç de taşıyan uzun, usul bir dua... T’lerin üzerindeki kısa süreli duruş, bunca yumuşaklığına, munisliğine karşın, aldatmanın şiddetini de olanca ağırlığıyla vurgulamayı unutmaz.

ALDANIŞIN ŞİİRİ

Yöre türkülerinin özünde var olan o yanık anlatım, saz bölümünün oldukça kısa tutulup bütün ağırlığın sözde ve sözün söyleniş biçiminde toplandığı “Kerkük Divanı”nda Mehmet Özbek’in sesi, yorumu ve tavrıyla en üst noktaya ulaşıyor. Çok kısa aralıklarda sazla çalınması zor notalar, sesle, söz olarak da oldukça zor çıkarılabiliyor. Zorluğu, divanın içine girdikçe dinleyici olarak biz de anlıyoruz. Sanırım asıl zorluk da, önemli ölçüde, şiirin kuşattığı art anlamdan, aldatılış ve aldanıştan doğuyor.
Bu yüzden de başından sonuna dek şiddetli aldatılış ve aldanışın şiiridir “Kerkük Divanı”. Hayal kırıklığına yakılmış bir ağıt. Kimbilir bıçakla kesilmiş gibi oluk oluk kan akan kaç hançereden süzüle süzüle gelmiş bu şiir, kimbilir hangi çaresizliğin ortasından doğdu ve bu ne mene bir çaresizliktir ki, aldatıldığını anladığı halde, “bu sen de nice dildir/heyranın olum” diye ancak serzenişte bulunabilmeyi seçmektedir. Belki de tek seçeneğidir bu. O zaman çaresizlik de iki katına çıkmayacak mıdır?

ANLAMLARIN ALTINDAKİ ANLAMLAR

Ya şu sözler, hangi sevdanın, nasıl bir dövünmenin ürünüdür:
“Yanağının dört bir etrafı/Pembeyi ala güldür/Öpsem öldürüller/Öpmesem öllem aman/Bu nasıl zulum işti/Heç bilmem hare gedim”.
Yine de “gülüm di gel,” diyebilmektedir; “ gülüm di gel bayramlaşalım”. O günün –şiirde bugünün- “şanlı beyram günü” olduğunu böylece öğreniyoruz. Çünkü bayram gününde küsülüler barışır, düşmanlar kardeş olur. Bütün müziğin sözde, sözün –yumuşak, yavaş, hızlı, sert, içli ve yanık- söyleniş biçiminde, yorum ve tavırda toplandığı “Kerkük Divanı”nında serzenişin hemen yanı başına kurulmuş bayram yerinde baş eğme, boyun bükme, özür dileme çabası da var: “Her gebahat mende ise/Ala göz, çatma kaş, alma yanak, kaytan dudak/Cümlesi sendedir, heves mendedir-nedim” Bu yanıyla Ali Ekber Çiçek’ten dinlediğimiz “beni görüp yüzün öte dönderme” deyişiyle uzaktan uzağa bir bağ kuruyorsa da, burada “şanlı bayram günü”nde, çok geçmeden, saklı bir anlamın daha yüklenmiş bulunduğunu öğreneceğiz. Aslında şiirde görünürdeki bütün anlamların altında başka anlamların tek bir anlamda birleştiğini de öğreneceğiz ya…

SU DA YANAR



Başından sonuna dek şiddetli bir aldatılış ve aldanışın şiiridir dedimse, belki başlangıçta gerçek bir aşk öyküsüydü anlattığı. Bu anlamda, makamın birinci hoyrata tırmandığı noktada Kerem’le bağ kurduğunu görüyoruz. Kerem’in aşkından yanıp kül olurken Aslı’nın da onunla birlikte yanıp kül olması “Kerkük Divanı”nında iki farklı biçimde işlenen tek bir örnek olarak dikkat çekici. Birincisi ilk hoyrattadır ve Kerem gibi yanmak için umut istemektedir: “De de gene men dayanam/Aç sinen men dayanam/Kerem eşgından yandı, kölen olum/Umut ver men de yanam” Yanar da! Bunu ikinci hoyrattan öğreniriz. İkinci hoyrat, birincideki gibi sineye dayanmak üzerinden kurduğu cinası Kerem örneğinde işlenenin tersine çevirecektir: “Yar dayansın/Sineme yar dayansın/Men düştüm aşk oduna/Kölen olum/Tutuşsun yar da yansın”.(Kerem örneğindeki aşkından yanma ediminin Kerkük sevdalarında yaygın bir imge olarak kullanıldığını “Baba bugün dağlar yeşil boyandı” hoyratından da çıkarabiliriz. Bu hoyratın ilgi manisi şöyledir: “Baba bugün dağlar yeşil boyandı/Kim yattı kim uyandı/Kalbime ataş düştü/İçinde yar da yandı/Su septim ataş sönsün/Septiğim su da yandı”/Su da yanar!).

BUGÜNÜ GÖRMÜŞ GİBİ


Aynı anda şunu da söyleyebiliriz; “Kerkük Divanı”, belki de birkaç aşk öyküsünün bir araya gelmesiyle oluştu ve pek çok türküde olduğu gibi zaman içinde, bu anlama da gelmek üzere, pek çok hançereden süzüldü ve bugünkü biçimini aldı. Abdülvahit Kuzecioğlu’ndan derlenen bugünkü biçiminde ben, daha çok, aşk öyküsüyle de karışmış olarak, İngilizler tarafından işgal edilip Irak mandası içinde yer almasıyla başlayan süreçten 1959’daki 14 Temmuz katliamına uzanan zaman dilimindeki Kerkük tarihini, bu tarihte gizli ya da açık olarak var olan Türkiye özleminin, Kerküklü’nün Türkiye’ye bakışının, ondan medet umuşunun, imdat bekleyişinin bir aşk divanında toplanmış imgesini buluyorum. Öyle olmasa, Mehmet Özbek’in okuduğu versiyonda yok ama, divanın tamamında bulunan “Aga menem, paşa menem, beg menem/Köyümde bu feryat nedir/Malım mülküm emlakim/Hiç demedim ölüm var” sözleri ne anlam taşıyacak. Bugün artık bu imgeye Telafer katliamları da eklenmiş bulunmaktadır. Bu yüzden de, divan, sanki bugünü görmüş gibi hoyratlarına kavuştak olarak “Can dedim dert kazandım/Bunu buldum fayda men/Gelir katlime ferman/Giderem bu boyda men” sözlerini seçmektedir. Bu da, evet, büyük bir çaresizliğe işaret eder ki, çareyi dert kazanmakta bulmuş olan, katline ferman geleceğini bilmenin rahatlığı içinde ister istemez bu yolda gitmeyi eylemleştirecektir. “Kerkük Divanı”nda “şanlı beyram günü” ancak ölüm günü olabilmektedir. Divanda ölmek bir eylem biçimidir.

KERKÜK TÜRKÜLERİ DE OLMASA

Öyleyse, yalvarış-yakarış da, ilenme de, bir türkü kadar yakın ve bir türkü kadar uzak, yerle bir edilmiş Telafer’in yıkıntıları altından gelen yaralı bir iniltiyle Türkiye’ye… Peki Türkiye? Türkiye Kerkük’ü, Telafer’i nerden bilir; “mum kimin yanan” Kerkük türküleri ve bu türküleri böylesine taa içerden söyleyen Abdulvahit Kuzecioğlu, Abdurrahman Kızılay, Mehmet Özbek, Neriman Altındağ Tüfekçi de olmasa!

Türkülerin sağlayabileceği yakınlık da, işte ancak yine kendisi kadar.

(Eylül 2006, Aydınlık)

28 Kasım 2010 Pazar

Harput’un yanan sesi

... Ona “Harput’un Sesi” diyenler de vardı.
Yaşlı kuşaklardan türküseverler, “Harput Divanı/Ben Şehid-i Badeyem”, “Gam Zedeler”, “Ah Hele Zalım” “Ey Firak-i Leb-i Canan”, “Sinemde Bir Tutuşmuş Yanmış Ocağ Olaydı”, “Iğiki’nin Dört Etrafı Bahçalar” “Geldi Geçti”,“Kar mı Yağmış Şu Harputun Başına”, “Yara Benden”, “Uyan Yar”, “Bu Dere Baştan Başa”, “Yüksek Minarede Kandiller Yanar”, “Bir Şuh-i Sitemkâr Yine Saldı Beni Derde”, “Bu Dere Buz Bağlamış”, “Oy Akşamlar, Akşamlar”, “Mendilim İşle Yolla”, “Meteristen İneydim” gibi birçok gazel, hoyrat, maya, divan, müstezat ve türküyü onun şimdi çoktan artık plaklarda kalmış bulunan sesinden dinledi...



“Ahçiği yolladım urum eline
Eser bad-ı saba zülfün teline
Gel seni götürem İslam eline
Serimi sevdaya salan o Ahçik”

İlk dörtlüğünü aktardığım bu türkü, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Harput’ta bir Türk genci (Mustafa) ile Ermeni kızı (Ahçik) arasındaki aşkı anlatıyor. Harput’ta hemen herkesin bildiği türkü, türküye konu olaylardan yaklaşık seksen yıl sonra Erkan Oğur’un yorumuyla Harput ve Elazığ’ın sınırlarını aşarak Türkiye çapında geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı. Öyle ki, Elazığlı gazeteci Yücel Çakmak’ın yazdığı, bu aşk hikâyesini yaşandığı yılların toplumsal siyasal havası içinde anlatan bir de roman var: “Ahçik”.
Bunlar, türküyü dinleyen hemen herkesin bildiği şeyler…
Herkesin bilmediği, TRT repertuvarına 1984 yılında 2574 sıra numarasıyla kaydedilen bu türkünün, birçok Elazığ-Harput türküsü gibi, yeni kuşaklara ulaştıran kaynak kişisi!


“HARPUT’UN SESİ”

Ona “Harput’un Sesi” diyenler de vardı.
Yaşlı kuşaklardan türküseverler, “Harput Divanı/Ben Şehid-i Badeyem”, “Gam Zedeler”, “Ah Hele Zalım Dolan Gözler” “Ey Firak-i Leb-i Canan”, “Merhem Koyup Onarma”, “Sinemde Bir Tutuşmuş Yanmış Ocağ Olaydı”, “Iğiki’nin Dört Etrafı Bahçalar” “Geldi Geçti”,“Kar mı Yağmış Şu Harputun Başına”, “Yara Benden”, “Uyan Yar”, “Bu Dere Baştan Başa”, “Yüksek Minarede Kandiller Yanar”, “Bir Şuh-i Sitemkâr Yine Saldı Beni Derde”, “Bu Dere Buz Bağlamış”, “Oy Akşamlar, Akşamlar”, “Mendilim İşle Yolla”, “Meteristen İneydim” gibi birçok gazel, hoyrat, maya, divan, müstezat ve türküyü onun şimdi çoktan artık plaklarda kalmış bulunan sesinden dinledi.
Onu geçtiğimiz günlerde kaybettik. Elektrik sobasından tutuşan koltuğunda otururken yanarak öldü.
O, Elazığ-Harput müziğinde zamanın en iyi yorumcusu ve kaynak kişisi Enver Demirbağ idi.

AĞIZDAN AĞIZA-KULAKTAN KULAĞA

Enver Demirbağ, 1935 yılında Elazığ’ın Palu ilçesinde doğdu. Müziğe çocuk yaşta başladı. O yıllarda Doğu Anadolu şehirlerinde müzikle uğraşanların çoğunun hafızlıktan gelme kimseler oldukları hatırlanacak olursa, Enver Demirbağ’ın yetiştiği müzikal çevre de anlaşılacaktır. Enver Demirbağ da, müziğe, ilk derslerini Köğenkli Hafız Mustafa Süer’den alarak başladı. Elazığ-Harput müziği ve makamlarını, o zamanlar bu müzik ve makamların en iyi icracılarından biri olan Hafız Osman Öge’den usta-çırak ilişkisi içinde öğrenerek sürdüren Enver Demirbağ, giderek bu müziğin en iyi temsilcilerinden biri durumuna geldi ve kendisinden sonraki nesile de yine aynı geleneksel usûllerle, “ağızdan ağıza-kulaktan kulağa” aktardı. Halk müziği bağlama sanatçısı, araştırmacı ve derlemeci İhsan Öztürk, Elazığ-Harput müziğinin yeni nesil bazı icrâcılarında, Enver Demirbağ’ın nağmeleri ve tavrını, hatta bazı nağmelerdeki detonelerini dahi görmenin mümkün olduğunu söylemektedir: “Zaten bu müzik icrasındaki başarının ölçüsü de; yapılan nağmelerin bir önceki kuşağın yaptığı nağmelere ne kadar benzediğidir.” (ihsanozturk.com).


12 YILDIR FELÇLİ

Birçok sanatçının yetişmesinde emeği bulunan, repertuvara birçok türkü kazandıran, elindeki tüm Harput müziği repertuvarını –İhsan Öztürk bu sayıyı 115 olarak belirtiyor,- Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü, Folklor Arşivi’ne bağışlayan Enver Demirbağ, 9 Kasım gecesi kendi memleketi Elazığ’da, yalnız yaşadığı evinde elektrik sobasından tutuşan koltuğunda yanarak öldü. Gazetelere yansıyan bilgilere göre, 12 yıldır felçli olan Enver Demirbağ'a, gündüzleri, maaşı Elazığ Belediyesi tarafından karşılanan Hasan Taydaş bakıyor, sanatçı geceleri ise yalnız kalıyordu.
Toplumsal vefasızlığımızın bir örneği de bu.

21 Kasım 2010 Pazar

"Bordo Gül"

...Şair bir bütündür ve eşcinsel bir şair olarak Arkadaş Z. Özger, bütün şiirleriyle birlikte ele alındığında yaygın yanlış yaklaşımların tersine, “bireyci” değil toplumcu bir şairdir. Toplumcu şiirimizin bordo gülüdür. Eşcinselliği, onun toplumculuğunda bir leke olmadığı gibi, toplumculuğu da, eşcinselliği göz ardı edilerek ele alınamaz...

Mezartaşında ölüm tarihi yazmayanlardan… Geçirdiği bir kemik hastalığı –Ostomyolit- ruhunda derin yaralar açıp sağ bacağında karar kılmış, “güzel bir topallığı çirkin sağlamlıklar”a yeğ tutturan ve “hiç çocuk olmamış” bir çocuk. Bu nedenle de şiirlere sığınan bir yalnız, bir umutsever-“her insan bir umuttur. ama her umut bir olasılıktır”… Bir eşcinsel ve yine bu yüzden de yalnız bir umutsever. Adını “Arkadaş”a çevirip Zekai’yi Z.’de sıkıştırarak dönemin bu en önemli kavramına yaşanırlık da kazandıran bir şair ve yaşadığı “tereddütler” nedeniyle bir dönem dışlanmış bir devrimci. Yaşadığı yıllarda tereddüt olağan, korku ise çağlar boyunca en insani duygulardan biridir ya, Arkadaş’ın dışlanmasında bu “korku” ve “tereddüt”ün payı hemen hemen sıfırdır.

ANLAMLI BİR GAYRETKEŞLİK

Arkadaş Z. Özger’in duraksadığını şiirlerden, korktuğunu mektuplardan, ama bir korkak olmadığını yaşamının tümünden öğreniyoruz çünkü. Her şey bir yana, salt 1971’de “SBF baskını”nda yediği dayak ve bu baskın sırasında başına aldığı darbelerden ileri geldiği kabul edilen, aradan yıllar geçtikten sonra 5 Mayıs 1973’de Ankara’da bir sokakta ölü bulunması bunu anlamaya tek başına yeter de artar. Ama asıl sorun bu değil. Asıl sorun, ipuçlarını yazabildiği şiirlerde bırakmış bir şairin “itibar” ve hakkının bir türlü teslim edilmemesinde gösterilen anlamlı gayretkeşliktedir.
Yaşarken arkadaş çevresinden, ölümünden sonra da, yapılan yanlı değerlendirmelerle şiirimizden dışlanmasında bu tür saçma yargılara düşen büyük pay, sadece görünürde. Cinsel tercihi, şiiri bir birey olarak kendine dönük yaşaması, şiiri kendine dönük yaşarken odağına, ister dönemin etkisiyle denilsin, ister kendi seçimi böyle olduğu için toplumcu bir dünya görüşünden ileri gelen politiklikle kendi aykırı kişiliğinden ileri gelen daha farklı bir politikliği ayrı ayrı ve birlikte yerleştirmesi, şiirini, etkilenerek, ama İkinci Yeni’den de, 60’lı yılların İsmet Özel-Ataol Behramoğlu şiirinden de farklı bir yolda gerçekleştirmesi, burada sayılması gereken asıl nedenler olarak anılmalı.

ÖLÜLER DEĞİŞMEZLER

İlginçtir ve acıdır, ölümünden sonra bütün şiirleri bir araya getirilerek yayımlanan kitabı “Sevdadır”da yer alan ve kendisi ve şiiri hakkında taa yıllar önce yazılmış yazılar, önemli ölçüde bu yanlı, yanlış haksız yaklaşımların izini taşıyor. Yazıların tarihlerine bakarsak, yazarlarının fikirlerinin değişmediğini kolaylıkla anlarız. Daha da ilginç ve acı tarafı, Özger’in şiirini “bireyci” şiir kategorisine sokanlar, bugün, “bireyci” şiirin en “süzülmüş” örneklerini yazıyorlar, üstelik de pornografik temalarla…/Ölüler değişmezler, değişmenin bu türlüsü, ancak yaşayanlara özgü bir hastalık olmalı…

ŞAHLARI MAT ETMEYİ ÖĞRENMEK

Evet eşcinsel ve bunu daha 1967’de “Soyut” dergisinde yayımlanan ilk şiirinin başlığından -“Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası”- anlıyoruz. Kitaptan devam edersek, izleyen şiirlerde ve “Hüzün Mevsimi”nde de alttan alta süre giden bu temayı Cavit Kürnek’in özetleyerek aktardığı 1969’un Şubat’ından Temmuz’una kadarki zaman dilimini kapsayan mektuplardan da doğrulayabiliyoruz. Mektuplar, bu yılda yazdığı “Büyütürken Bir Gülü”, “Hüzün Mevsimi”, “Karınca Fil”, “İğdiş Bedevi” şiirlerinin de altyapısıdır aynı zamanda. Bireysel tragedyasını içeren bu tema sonraki şiirlerinde toplumcu bir dünya görüşüyle birlikte ve iç içe, sarmal bir biçimde sürecektir. Toplumcu dünya görüşüyle yazdığı “Tamirat”ta, “gördüm ki bir cuma gecesi ertesi” der, “babamın eskimiş bürokrat ayakkablarının tamiratına/nefretle vurduğu örsü ve çekici/öfkesini köseleden ayırdığı bıçak/açılmış bir gül gibi duruyor önümde” (Sevdadır, Mayıs Yayınları, genişletilmiş 6. basım, Eylül 2001, İzmir, sf. 135). “Müfreze”, “aykırı tek”in “çok”a katılmasını ele alan eleştiri yüklü bir şiirdir; “babasına kendi kavgasının bilincini veremiyen neferler şahları mat etmeyi nasıl öğretir” (Sf. 169).

PARÇALANAN ŞAİR BÜTÜNLÜĞÜ

Sonra ardı ardına “Pencere”, Yusuf Aslan için yazdığı “Orman”, “Müfreze” ile eş temalı “Aygın”, Deniz Gezmiş’e yazdığı “Sözcük” adlı şiirler gelecektir. “Kan Reçetesi”, “Ferhat”, “Günler Perişan”, “Aşkla Sana” ve “Sevdadır” adlı şiirler, Arkadaş’ın, ölümünden sonra diğerlerinden daha bir öne çıkacak şiirleridir ve başlı başına toplumcu öz taşıdıkları için öne çıkarılmışlardır. Oysa şair bir bütündür ve eşcinsel bir şair olarak Arkadaş Z. Özger, bütün şiirleriyle birlikte ele alındığında yaygın yanlış yaklaşımların tersine, “bireyci” değil toplumcu bir şairdir, parçalanamaz. O, toplumcu şiirimizin bordo gülüdür. Eşcinselliği, onun toplumculuğunda bir leke olmadığı gibi, toplumculuğu da, eşcinselliği göz ardı edilerek ele alınamaz.

ŞİİRİMİZİN BORDO GÜLÜ

Arkadaş’a erken gelmiş bir Murathan Mungan gözüyle bakılabilir. Ama yalnızca bu kadar ve yalnızca eşcinselliği dolayımıyla. Çemberi kıran kişi olarak Murathan Mungan, bugün bulunduğu, kitaplarının kapağına sadece fotoğrafını koydurduğu noktaya, solun darma duman edildiği 12 Eylül döneminde yerleşti. Şimdi, Arkadaş’ın, ölümünden sonra uzun süre unutulmasında, anımsandığında da “Ferhat”la sınırlandırılmasında, şiirini olgunlaştıramadan yaşamdan ayrılması yanında asıl olarak eşcinselliğinin etkili olduğunu saptayabiliriz. Edebiyatımızda sol için, sol adına ve sola rağmen tutum takınan, Arkadaş’ın şiirini “bireyci şiir” diye adlandırdıkları bir kategorinin içine hapsedenlerin bugün “bireyci” şiirin hem de eşi benzeri görülmemişlerini yazıyor olmaları ise, işin bir diğer ilginç ve acı olan tarafıdır.
Şiirimizin Bordo Gülü Arkadaş’ın şiirleri, “arkadaşları”nın yanlı değerlendirmelerinin dışında toplumcu-bireyci gibi toptancı yargıların dışında incelenerek değerlendirilmeye muhtaçtır.
(Mayıs 2006, Aydınlık).

14 Kasım 2010 Pazar

Abdülkadir Bulut: “Gülü saklayan yaprak”

...Abdülkadir Bulut’u “Kasabalı bir Lorca” yapan niteliklerden bir diğeri de, aynı zamanda halkın içinde ve halkla birlikte olmasıdır. Sanatçı yapısının kuruluşundaki sağlamlık da buradan kaynaklanır. Abdülkadir Bulut’un toplumcu-gerçekçi şiiri, Anamur’da yörük çadırlarından doğar; Kırıkhan’da mayalanır; İstanbul’da Alibeyköy’de tomurcuk verir...

Aslında ikisi de doğru. Evet, Erkan Yücel ve Abdülkadir Bulut, biri tiyatro ve sinema oyuncusu, öteki şair, yaşamdan yaratıcılıklarının daha başlangıcında genç yaşta ayrıldıkları için de büyükler; öte yandan da, belki yine garip gelecek ama, tam tersine, sanki büyük oldukları için de yaşamdan genç yaşta ayrılmışlardır! En azından, ikisindeki büyüklük de başlangıç haldeki bir öncelik olarak hep vardı ve öyle kaldı, yani tomurcuk bir gül durumunda.
Ama ölüm… Yani “Gülü saklayan yaprak”!
“KASABALI LORCA”
“Sen tek başına değilsin” adlı şiirinin, şairin doğayla iç içe yaşadığını, onun içinde ve onunla var olduğunu da gösteren bu dizesi, -“gülü saklayan yaprak”,- şiirin en vurucu dizelerinden biri aynı zamanda. Doğa ve doğadan süzülerek şiire geçen olaylar, olgular, durumlar Abdülkadir Bulut şiirinde hep var ve bu şiirin temel dayanaklarından, onu “Kasabalı bir Lorca” yapan niteliklerden yalnızca biri. Örneğin, “Sen tek başına değilsin” diyor bu dizeyi başlığa taşıdığı şiirde, “Yağmurda koşan taylar gibi/Ve toprağı iyice kavrayan/Kökler kadar akranın var/Omuzlarında hayat ve şiir/Alınterinden bir yürüyüş”. 1976 yılıdır ve yürüyüşleri grevler, grevleri boykotlar, boykotları işgaller ve kitle katliamları izler.
Abdülkadir Bulut’u “Kasabalı Lorca” olarak niteleyen ve bunun bir lakap haline gelmesine yol açan Cemal Süreya…
“HER ŞİİRİNDE ŞİİR VAR”
Böyle yakıştırmalar yapmayı seven bunda isabetli de olan Cemal Süreya, “Günübirlik”te şöyle yazmış:
“Abdülkadir Bulut için, Milliyet Sanat Dergisi’nin açtığı şiir yarışmasında ‘1974’ün övgüye değer şairlerinden’ biri olarak ödül aldığı zaman şöyle yazmışım: ‘her şeyi bir türkü kıvamında, bir türkü tadında eritiyor. Yerel görünümlere, durumlara dayanıyor. Ordan soylu imgeler yaratıyor. Ahmed Arif’i seviyor. Eskiden daha mı çok seviyordu? Kasabalı bir Lorca. Her şiirinde şiir var.’” (Günübirlik, Adam yayıncılık, İstanbul, Ocak 1982, sf. 81).
Cemal Süreya’nın 1975-76 yıllarında “Politika” gazetesinde yayımladığı yazılardan oluşan “Günübirlik”te ayrıca bir öngörü olarak şunlar da var:
“Abdülkadir Bulut nicedir dergilerde yayımladığı şiirlerini bir kitapta toplamış: Sen Tek Başına Değilsin. Kimi şairin şiirleri bir araya gelince bir yitirim olur. Şiirler bir birine fena borçlanır. Şiirsel gerilim dağılır, azalır. Kimi şairde de tersi olur. Şiirler kitapta bir araya gelince tek tek de ayrı bir ışıltı kazanır. Abdülkadir Bulut bu ikincilerden. Ben öteden beri severek okumuşumdur onun şiirlerini. Kitapta daha da sevdim. Bir şeyler tamamlanmış, bazı boşluklar dolmuş gibi geldi bana. Şu dize onun şiirini ne güzel anlatıyor: ‘Tozlaştı sessizce şiirin’. Sessizce tozlaşan bir şiir gerçekten. Bir yerde doğurgan bir şiir. Üstünde durulması gereken bir şair Abdülkadir Bulut. İzleyin. Hoş, ister istemez izleyeceksiniz.” (Age. Sf. 81).
GÖZYAŞLARI DA ÇİÇEK AÇAR
Cemal Süreya’nın, şairin ilk kitabından hemen sonra belirttiği “üstünde durulması gereken bir şair Abdülkadir Bulut. İzleyin. Hoş, ister istemez izleyeceksiniz” yargısına boşuna varmadığını, bunu, isabetli bir öngörüye dayandırdığını Abdülkadir Bulut’un ard arda yayımladığı şiir kitaplarından da çıkarabiliriz. “Sen Tek Başına Değilsin”i “Acılar Yurdumdur” (1981), “Kahveci Güzeli” (1981, çocuk şiirleri), “Yakımlar” (1982), “Gözyaşları da Çiçek Açar” (1983), “Sen Tek Başına Değilsin II” (1984), “Yurdumun Şiir Defteri” (1985) izler. Şairin bütün şiirleri, ölümünden sonra “Ülkemin Şiir Atlası” (1986) adlı kitapta toplanacaktır.
12 Eylül rejiminin olanca şiddetiyle sürdüğü zamanlar… Bir mezar taşından doğan “Gözyaşları da çiçek açar” adlı şirinde, “Ellerimi dokunduğum her yerde/Çığlık çığlığa kıvranıyor hayat” diyor, “Ve ölen arkadaşların giysilerini/Bir kere daha dürüp koyuyor analar/Çamaşır sandıklarına/Gözyaşları da çiçek açar”.
GÜR SESLİ, ALÇAKGÖNÜLLÜ, YUMUŞAK BAŞLI BİR BİLGE

Abdülkadir Bulut’u -bu tanıma katılmasam da, bana kalırsa o sadece Abdülkadir Bulut’tur,- “Kasabalı bir Lorca” yapan niteliklerden bir diğeri de, aynı zamanda halkın içinde ve halkla birlikte olmasıdır. Sanatçı yapısının kuruluşundaki sağlamlık da buradan kaynaklanıyor zaten. Bu, şu anlama da geliyor; Abdülkadir Bulut’un toplumcu-gerçekçi şiiri Anamur’da, harnupların yavşanların, hüsnüyusufların, yiğitlemelerin, koçaklamaların içinde yörük çadırlarından doğar; gurbette, Akşehir İlköğretmen Okulu’nda, Kırıkhan’da mayalanır; İstanbul’da Alibeyköy’de tomurcuk verir. Bu da onu yaşadığı yıllarda kendi kuşağının şiirdeki sözcülerinden biri haline getirir. “Üç yıldır Alibeyköy’deyim” diyecektir Haliç’e bakan gecekonduların içindeki bir ilkokulun pencerelerinden, “Gözlerimle görmesem inanamam/İşçi ve köylü çocuklarının/Kalem tutuşlarına bakarak/Değişiyor dünya”.
Daha sonra memleketi Anamur’a dönecek, şiiri, öğretmenliği ve kısacık yaşamını doğup büyüdüğü, topraklarda popüler, arabesk, sığ, alkolizmin batağına saplanmış, cinselliğe odaklanmış anlayışlara karşı gür sesli, alçakgönüllü, yumuşak başlı bilge bir karşı çıkış olarak sürdürecektir: “Aslında bir su damlası kadar hafiftir insan/Bir söz kadar uçucu, bir reyhan kadar yabani/Ve kırlangıçların gözleri kadar ürkek/Eğer cesaretle doldurmamışsa kalbini”
ÖLÜMÜN ALÇAKGÖNÜLLÜSÜ
- Ölümü de yaşamı ve şiiri gibi alçakgönüllü oluşuna bağlanmıştır Abdülkadir Bulut’un. 1985’in 8 Ağustos günü Anamur’a, köylülerinin mahkemesine gidiyormuş. Yoldan binen bir kadına yerini verip kendisi kapı önündeki tabureye oturmuş. Minibüs bir virajı alırken kapı ...
- “Ben aradığım her şeyi yana yakıla aradım” diyor ya “Ülkemin Şiir Atlası” adlı kitabında, ararken kendisini de saklamış olmalı, bir yaprağın arkasına tomurcuk bir gül gibi.
(Mayıs 2006, Aydınlık).

7 Kasım 2010 Pazar

Bağlacın düştüğü yer efsaneden daha gerçek


... Yılmaz Güney, Türkiye’de gelmiş geçmiş en iyi sinemacı, en iyi yönetmen, en iyi senaristti evet ama, Erkan Yücel de sırf “Endişe” filmindeki oyunuyla sinemada kendisini Yılmaz Güney düzeyine çıkarabilen bir oyuncuydu. Tiyatrodan gelen Erkan Yücel’in, sinemacılığı yıllara dayanan Yılmaz Güney’e “Endişe”deki oyunculuğuyla yetişmesi, Erkan Yücel’in sadece yeteneğinin boyutlarını gösterir. ...


Yılmaz Güney’in birkaç dakikalık görüntüsünü izlemek için -neredeyse sadece bunun için- düş kırıklığına uğrama korkusuyla istemeye istemeye gittiğim “Endişe” filminden yepyeni ve bambaşka bir oyuncuyla tanışarak çıkmanın verdiği doygunlukla, bu “endişe”min silinip gitmesinden geriye, bir cümleyle söylemek gerekirse, aklımda şu kalmış; Yılmaz Güney var, evet ama; Erkan Yücel de var!
BAĞLACIN DÜŞTÜĞÜ YER
Mafya babalarıyla da devrimcilerle de dost olabilen, laf atıldığı için sokak ortasında adam döven, 12 Mart’ta devrimcilere yardım ettiği için hapis yatan, “Endişe”nin çekimleri sırasında Adana’da yine bir laf atma nedeniyle savcı Sefa Mutlu’yu öldürmekten mahkum olan bu denli çok kişilikli Güney’de, bu olaydaki tutumuna kızsak da, üzülsek de, bütün bir 78 kuşağı kendimizden çok şey buluyorduk. Tek kelimeyle, bir efsaneydi Yılmaz Güney! Üstelik, sinemayı hapisaneden yazdığı senaryolarla –“Sürü”, “Yol”- sürdürüyor, bir yandan da siyasal bir hareket oluşturmaya çalışıyordu. Çeşitli akımlardan etkilenerek bir araya getirdiği eklektik düşüncelere katılmasak bile senaryosunu yazdığı hiçbir filmi kaçırmadığımız gibi –örneğin “Sürü” filmine mitinge gider gibi kalabalık gruplar halinde gitmiştik,- kitapları da –“Boynu Bükük Öldüler”, “Salpa”, vb.- hep başucumuzda durmaktaydı.
Bağlacın düşmesi hayli zaman aldı ve düştüğü yerde kaldı. İçimde…
ERKAN YÜCEL’DE OYUNCULUK, ABDÜLKADİR BULUT’TA ŞİİR

Yılmaz Güney, Türkiye’de gelmiş geçmiş en iyi sinemacı, en iyi yönetmen, en iyi senaristti evet ama, Erkan Yücel de sırf “Endişe” filmindeki oyunuyla sinemada kendisini Yılmaz Güney düzeyine çıkarabilen bir oyuncuydu. Yılmaz Güney’i sinemada çıtanın yükseldiği en son nokta olarak görürsek de böyle bu. Tiyatrodan gelen Erkan Yücel’in, sinemacılığı yıllara dayanan Yılmaz Güney’e “Endişe”deki oyunculuğuyla yetişmesi, Erkan Yücel’in sadece yeteneğinin boyutlarını gösterebilir. Yine de ikisini karşılaştırmak yanlış elbette. Farklı yerlerden geldiler, farklı çevrelerde ve farklı şekilde yetiştiler. Aynı alanda farklı şeyler yaptılar. Bu yüzden, sinemada Yılmaz Güney, Yılmaz Güney’dir her zaman ve Erkan Yücel de, -Charlie Chaplin’e benzetilmesi ayrı bir yanlışlık,- sadece Erkan Yücel’dir. Abdülkadir Bulut’a da böyle bakıyorum biraz. İkisi de genç yaşta ve birbirlerine yakın tarihlerde aynı yıl –birer ay arayla- trafik kazalarında yaşamdan ayrıldıkları için değil; sanatçı yapılarının kuruluşunun sağlamlığı bakımından… Abdülkadir Bulut’ta şiir neyse, Erkan Yücel’de oyunculuk odur. Ya da Erkan Yücel’de oyunculuk neyse Abdülkadir Bulut’ta şiir… Hayır, yaşamdan, yaratıcılıklarının daha başlangıcında genç yaşta ayrıldıkları için büyük değiller; belki garip gelecek ama, tam tersine, sanki büyük oldukları için yaşamdan genç yaşta ayrılmışlardır!

EFSANEDEN DAHA GERÇEK
Tiyatrocunun şanssızlığı, oynadığı oyunların bir daha aynı biçimde oynanamaz oluşudur. Ne var ki şansı da budur ve en azından video kameranın bu denli yaygın olmadığı altmışlı, yetmişli yıllar için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Erkan Yücel’in “72. Koğuş”, “Durdurun Dünyayı İnecek Var”, “Müfettiş”, “Küçük Burjuvalar”, “Nafile Dünya”, “Ana” gibi oyunlardaki oyunculuğunu yalnızca anlatılanlardan biliyoruz. Sırtı seyircilere dönükken oyun arkadaşının karşısında takma dişini diliyle çıkarıp tekrar yerine koyması, AST’taki ceza tablosunda hep bu gibi suçlardan dolayı listenin başında yer alması, 12 Mart işkencehanelerinde Filistin askısında maymun taklidi yaparak arkadaşlarına cesaret vermesi, işkencecilerine Hitler’i oynaması, köylerde traktör römorklarından sahne kurması, bir oyunda oynaması valilikçe yasaklandığı için yerine geçen arkadaşı sahnedeyken kendisi de dayanamayıp aynı rolü kuliste oynaması gibi şeyler Erkan Yücel gibi yalın ve yaratıcı bir sanatçıyı efsane haline getirmiyor. Ancak açık bir gerçek olarak karşımıza koyduğu kesindir ve gerçekler efsanelerden daha keskindir. Erkan Yücel gibi bir sanatçının efsane olmaya ihtiyacı da yoktur üstelik. Zaten sanatını bu denli sağlam tutuşu da bu türden efsaneleri yıkmak içindir. Bunlar işin bir yanı…
Erkan Yücel’in sanatını besleyen, onu bir efsane değil bir gerçek haline getiren yanı örgütlü bir sanatçı olması, partililiği savunması ve yaşamında da buna uyması ve uygulamasıdır.
ALTIN YILLAR
Erkan Yücel’in Türkiye’de tiyatroya başladığı altmışlı yıllarda sanatçının solcu olup kendisini solda konumlayıp ifade etmemesi neredeyse “ayıp” sayılan bir şeydir. Türkiye’de solun altın yıllarıdır. Türk tiyatrosunun, sinemasının, şiirinin, romanının, hatta resminin ve bir bütün olarak da Türk kültür sanat ve edebiyatının altın yıllarıdır altmışlar... Şimdi neredeyse küreselci olmamak ayıp sayılmakta ve düzen, yıldızlarını altmışlarda “ayıp olmasın” diye solcu olanlardan devşirmektedir. Sol yaldızları dökülmüş bu eski yıldızlar; bol dizili televizyon kanallarında mankenlerin, şarkıcıların altında figürasyon yapıyorlar ve yine de oyunun motoru oluyorlar. Eski defterleri şöyle bir karıştırın göreceksiniz, birçoğu ya Erkan Yücel’le aynı tiyatroda bulunmuş, aynı oyunda oynamış, ya da Erkan Yücel’in okulunda yetişmiştir. Hasan Yalçın’ın deyimiyle, “Erkan Yücel’in tiyatrosunun perdecisi bile düzenin yıldızları içinde pırıl pırıl seçilebiliyor”.
BÜTÜN ÖLÜMLERDEN ERKEN ÖLÜM

- Sözgelimi, döneklik üzerine bir film yapacak olsaydık, filmimizde dönek’i oynayacak tek kişi, hiç kuşkusuz Erkan Yücel olurdu. Hiçbir tiyatro oyununu izleme olanağı bulamadığım Erkan Yücel’in, kendisine ilişkin anlatılanlara, Hasan Yalçın’ın yazılarına, Erkan Yücel’in kendi yazdıklarına bakmadan “Endişe”, “Hakkâri’de Bir Mevsim”,“Yorgun Savaşçı” ve "Bereketli Topraklar üzerinde" filmlerindeki oyunculuğuna bakarak söylüyorum bunu.
- Cemal Süreya’nın “Üstü Kalsın” şiirindeki “her ölüm erken ölümdür” dizesi geliyor aklıma.
- Erkan Yücel’in ölümü bütün ölümlerden daha erken bir ölüm.

(Mayıs 2006).

31 Ekim 2010 Pazar

Şiirimizden bir damar daha koptu...

..."Şiirimizden bir damar daha koptu, Arif Damar da gitti…"
Eski şiirimizin bir türü olan ebced ile tarih düşürecek olsak, böyle bir şey yazabilirdik. Çünkü Arif Damar, modern şiirimizin atardamarlarından biriydi. Şiir anlayışı zamanla değişse de, hep, kendini içinde var ettiği bu damarı sürdürdü. “Tülin’in yüzündeki duru güzellik”te, “Karga”da, “Kedi Aklı”nda, “Makara”da, “Kartacalı Yıkıntı”da Arif Damar, yoksulduk, bize dünyayı sevdirdi...









Arif Damar.
Yoksulduk, bize dünyayı sevdirdi...



Attilâ İlhan, Fazıl Hüsnü, Demirtaş Ceyhun, İlhan Berk, Halit Refiğ, Şiar Yalçın… Milli devrimlerin ilkiyle kurulan büyük tehlikeler yaşarken cumhuriyet –kimilerine göre birincisi artık çoktan yıkılmışken!- onun ilk kuşağına mensup aydınlar da –şairler, yazarlar, sanatçılar- birer birer aramızdan ayrılıyorlar. Ölüm, onlarla birlikte bizden de birçok şeyi -çok şeyi- alıp götürüyor. Geriye her biri en zor koşullarda bin bir emekle yaratılmış yapıtlarla birlikte anılar ve yazılmamış kişisel tarihler kalıyor.

YOKSULDUK DÜNYAYI SEVDİRDİ

“Şafak vaktidir
Terk et beni artık hatıra

Bundan böyle ben artık
dağılıp boydan boya mısralarıma
esirler, açlar ve mağluplarla
hürriyet, ekmek ve zafer Türküsünü
gücümün yettiği kadar söyleyeceğim

Sonra bu dehşet ve sefalet içinde
mesut günler vadeden
Bir silah sesi gibi titreyeceğim.”

Evet. “Şiirimizden bir damar daha koptu, Arif Damar da gitti…”
Eski şiirimizin bir türü olan ebced hesabı ile tarih düşürecek olsak, onun yaşamı ve şiirini betimleyen böyle bir şey yazabilirdik. Çünkü Arif Damar, gerçekten de, modern şiirimizin damarlarından biriydi. Şiirleri kadar yaşamıyla da şiirimizin nabzının attığı şairlerden biri, şiirde takma ad olarak kullandığı “Damar” gibi bir damardı. Bazen kan damarı, bazen ateş damarı, bazen gül damarı, yaprak damarı; türlü çeşitli madenlerin bir arada bulunduğu bir şiir damarı. Arif Damar, 1943’te, yayımladığı yukardaki, “Şafak Vakti” adlı şiir, şiir anlayışı sonraki yıllarda önemli ölçüde değişse de, hep, kendini içinde var ettiği bu damarı sürdürdü. “Tülin’in yüzündeki duru güzellik”te, “Karga”da, “Kedi Aklı”nda, “Makara”da, “Kartacalı Yıkıntı”da, “tavanda bir yarım ay” vardı, “yoksulduk dünyayı sev”dirdi.



HAPİSTEN SÜRGÜNE

Bütün bunlar biraz edebiyat, biraz metafor. Esası bir şairin artık kendisinin de umursamadığı –insan öldükten sonra artık hiçbir şeyi umursamaz- yaşamı ve şiirinin içindedir.
Arif Damar 1925’te Çanakkale-Gelibolu’da doğdu. Şiir yazmaya ortaokul öğrencisi iken başladı. İlk şiiri “Edirne'de Akşam”, henüz 15 yaşındayken “Yeni İnsanlık” adlı dergide, altında "Harika Çocuk" notuyla yayımlandığında şair Hasan İzzettin Dinamo’nun Damar’ın öğrenci olduğu Yenikapı Ortaokulu’na gitmesi, şairden söz edilince hatırlanması gerekenlerin başında yer alır. Ancak Arif Damar, asıl olarak Ant Dergisi'nde yayımladığı şiirlerle tanınmaya başlandı. Bir süre “Yeryüzü” adlı kültür dergisi'nin yöneticileri arasında yer alan Damar’ın, 1951’de yasadışı TKP üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklanması, hatırlanması gerekenlerden bir diğeridir. Şair 2 yıl cezaevinde kaldı, delil yetersizliğinden beraat etti. Askerliğini, Zara’da bulunan ünlü “Sürgün Alayı”nda yaptığı yıllarda Zara, birçok sosyalist aydının sürgün edildiği belli başlı menfalardan (sürgün yeri) biriydi.
1956’da "Günden Güne", 1958’de "İstanbul Bulutu"nu yayımladı. "İstanbul Bulutu" kitabıyla Cemal Süreya ile birlikte Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı. Sonraları “İkinci Yeni” anlayışına yaklaştıysa da kendi damarını geliştirdi. Arif Damar, düzyazıda "Arif Hüsnü" ve "Ece Ovalı" takma adlarını kullandı. 1985’te "Yağmurlu Sokak" adlı romanı yayımladı. Melih Cevdet Anday ile birlikte 1959'da yazdıkları "Yağmurlu Sokak", Murat Tek takma adıyla Tercüman Gazetesi'nde tefrika edilmişti.
Arif Damar’ın diğer yapıtları ise şunlar:
Kedi Aklı (1959); Saat Sekizi Geç Vurdu (1962); Alıcı Kuş (1966); Sesleri Ayak Sesleri (1975); Alıcı Kuşu Kardeşliğin (1975, ilk beş kitabının toplu basımı); Ölüm Yok Ki (1980); Ay Ayakta Değildi (1984); Acı Ertelenirken (1985, ilk yedi kitabından seçmeler); Yoksulduk Dünyayı Sevdik (1988); Ay Kar Toplamaz Ki (1990, Toplu Şiirler); Onarırken Kendini (1992); Eski Yağmurları Dinliyordum (1995, seçmeler); Kitaplar Kitabı (2000, Toplu Şiirler); Kırık Makara (Seçmeler, 2004); Külliyen Red (Toplu Şiirler, 2004)
Arif Damar, Cumhuriyet Gazetesi'nde 'Ayın şairi' bölümünü hazırlıyordu.

“ŞAİRLERİ SAĞKEN SEVMEYİ ÖĞRENMELİYİZ”

Bir süre Arif 'Barikat' takma adıyla da şiirler yayımlayan Arif Damar, aynı zamanda şiirimizin en renkli kişiliklerinden biriydi. Tüyap kitap fuarlarından birinde eleştirmen Feridun Andaç’ı bastonuyla dövmesi, renkli kişiliğinin örneklerinden biridir. Bir diğeri, Arif Damar’ın hangi damardan geldiğini göstermesi bakımından aydın tarihimize geçecek niteliktedir:
Damar, kendi işlettiği Yeryüzü Kitabevi’nde yasak yayın bulundurduğu gerekçesiyle 1982'de üç ay hapis cezasına çarptırıldığında cezasını çekmek üzere Bozcaada hapishanesine gönderilir. Hapishaneye bir yazar getirildiğini duyan ve merak eden bir jandarma eri mahkumun yanına gider ve adını sorar. Mahkum, adının Namık Kemal olduğunu söyler. Namık Kemal’in çoktan ölmüş bulunduğunu öğrenen jandarma eri birkaç gün sonra gelip tekrar sorar. Arif Damar’ın cevabı çok nettir:
- Namık Kemal Arif Damar!
….

“Şairleri sağken sevmeyi öğrenmeliyiz” diyor ya Sennur Sezer…
Evet, şairleri sağken sevmeyi öğrenmeliyiz!

23 Ekim 2010 Cumartesi

Briç, bulmaca, Türkçe: Şiar Yalçın…

...“Sıkıyönetimin kararıyla Cumhuriyet’in sık sık kapandığı 12 Eylül dönemi, bir sabah erken saatte, Ankara bürosunun kapısı çalınır, dahili elbiseli bir yüzbaşı, ardında astsubaylar gelir, yüzbaşı hışımla elindeki gazeteyi masaya çarpar ve haykırır:
- Bu ne rezalet, ben böyle bir şey görmedim!
- Eyvah, derler arkadaşlar yine kapandık.
Yüzbaşı sürdürür:
- Bütün gece uğraştım, ansiklopedileri getirttim, sabaha kadar çabaladım, şu bulmacayı çözemedim. Böyle rezalet olur mu kardeşim?”...



Kuytuda boy veren çiçekler vardır hani. “Pencere önü”nde büyümezler. Kendilerini göstermek için güneşe çıkmaya gerek görmezler. Bir kayanın gediğinden, iki taşın arasından, yıkılmış bir duvarın arkasından ya da kalabalık bir çalı kümesinin içinden seslenirler. Belli belirsiz kokularını duyarsınız ilkin; hafif ama, derin. Gösterişsiz ama yoğun. İlk anda pek bir şeye benzetemediğiniz çiçeklerinin albenisiz oluşu yanıltabilir sizi; soğuk algınlığı, mide ağrısı gibi birçok derde çare olduğunu, sonradan, belki rastlantıyla öğrenirsiniz.
Hayatımızda da böyle insanlar vardır. Görünmezler, görülmezler ama vardırlar. Yaptıkları iş, hayatımızda taşıdıkları anlam, siyasal, kültürel, toplumsal vb. önem yönünden sıralamanın en alt basmaklarında yer alır. Örneğin bulmaca hazırlamanın, briç üzerine yazmanın, dil ile uğraşmanın basın yayın dünyasındaki karşılığı, “bu da bulunsun/adet yerini bulsun” kabilinden bir önem basamağında yer almasına karşılık toplamdaki karşılığı bunun yüz katı, bin katıdır.

SESSİZ VE DERİN

Sözün nereye geldiğini sanırım anladınız. Cumhuriyet’in yetiştirdiği ilk kuşak aydın birbiri ardına “dönülmez akşamın ufkunda” kaybolurken, giderayak Şiar Yalçın’ı anımsamadan, anımsatmadan olmaz! Ailesinin, yakınları ve kendisinin yaşadığı onca baskı ve zulüme karşın Cumhuriyet’e ilişkin tutumundan bir an bile vazgeçmeyen sesiz ve derin Şiar Yalçın, Türkiye’nin “aydın gibi aydın”larından biriydi.
Yeni kuşaklardan kağıt oyunlarıyla ilgilenenlerin Briç yazarı olarak tanıdığı Şiar Yalçın’ı bizim kuşak Cumhuriyet gazetesinin Pazar günleri yayımladığı “Cumhuriyet Dergi”ye hazırladığı bulmaca sayfasından tanır. 12 Eylül askeri-faşist diktatörlüğünün hapisanelerinde Şiar Yalçın’ın bulmacalarıyla bilgi tazeleyen siyasi tutuklular, çözdükleri her bulmacadan sonra –“o karanlığın içinde”- mutlaka ışıklı bir sevinç narası patlatmışlardır!
Ali Sirmen’in anlattığı tevatür olamayacak kadar gerçek, gerçek olamayacak kadar da tevatür havası taşıyan şu öykü, sanırım Şiar Yalçın’ın bu yönünü en iyi aydınlatan anekdotlardan biridir:
“Şiar Yalçın deyince hep aklıma gelen öykü de şudur:
Sıkıyönetimin kararıyla Cumhuriyet’in sık sık kapandığı 12 Eylül dönemi, bir sabah erken saatte, Ankara bürosunun kapısı çalınır, dahili elbiseli bir yüzbaşı, ardında astsubaylar gelir, yüzbaşı hışımla elindeki gazeteyi masaya çarpar ve haykırır:
- Bu ne rezalet, ben böyle bir şey görmedim!
- Eyvah, derler arkadaşlar yine kapandık.
Yüzbaşı sürdürür:
- Bütün gece uğraştım, ansiklopedileri getirttim, sabaha kadar çabaladım, şu bulmacayı çözemedim. Böyle rezalet olur mu kardeşim?”

ZORLU BULMACA, DOĞRU TÜRKÇE

Kare bulmaca konusunda gazetelerin en azından bir kısmının kendisine çeki düzen vermesini sağlayan Şiar Yalçın’ın Türkçe üzerine yaptığı çalışmalar ve yazdığı yazılar da, adının “Türkçeye Emek Verenler” listesine yazılmasını gerektirir. Şiar Yalçın, Günlük gazetelerin bazılarında dil konusunda güncel yazılar yazılmasını da sağlamış, dilci gazetecilerin yetişmesine katkıda bulunmuştur. Hakkı Devrim, bu hakkı teslim edenlerden biri olarak Radikal’de yazdığı yazıda şöyle diyor: “Çok rica etmiştim, yayımlandığı yıllarda Radikal’de Türkçe eleştirileri yazmasını; Yeni Yüzyıl’daki yazıları kesilince.
- Horuzu çok olan yerde sabah geç olur, demiş; ama sen mutlaka devam et, diye icazet vermişti bana.”
Hakkı Devrim ayrıca, Şiar Yalçın’ın “Anadolu Beylikleri ve Osmanlı yüzyılları da dahil, dilimizi bütün derinliği ve genişliğiyle bilen çok nadir bir insan” olduğunu vurguluyor.
Şiar Yalçın’ın konuşma ve yazıda yaygın yanlışları düzelten Milliyet ve Yeni Yüzyıl gazetelerinde yazdığı yazılardan oluşan “Doğru Türkçe” (Metis Yayınları) adlı kitabı hâlâ güncelliğini koruyan bir başucu kitabı durumunda.

YEDİ DİL 50 ÇEVİRİ

25 Ekim 1924’de İstanbul'da doğan Şiar Yalçın, İttihat Terakki hükümetinin Maliye Bakanı, 1926’da İzmir Suikasti davasında yargılanarak idam edilen Cavit Bey’in oğluydu. Şiar Yalçın, Annesi Aliye Hanım’ın, daha önce 2. Abdülhamit’in oğlu şehzade Burhanettin Efendi’yle evliliğinden olan Ertuğrul Osman’la da kardeşti.
Soyadını, kendisini himaye eden baba dostu Hüseyin Cahit Yalçın’dan alan Şiar Yalçın, Robert Kolej’den sonra 1949’da İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Bir süre Pınarhisar’da hâkimlik yaptı. Doktora öğrenimi için gittiği Fransa’dan dönüşünde 8 yıl İstanbul, Finike, Koyulhisar ve Kemah’ta savcılık yaptı. Akşam Gazetesi’nde yazdığı yazılardan dolayı meslekten çıkarıldı. 12 Mart’ta tutuklanan Şiar Yalçın, çevirmen olarak çalıştığı TRT’deki işini de kaybetti. Hayatını gazetecilik ve çevirmenlikle kazanan, İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Almanca, Latince ve Farsça bilen Yalçın’ın yayınlanmış 50 çevirisi bulunuyor. “A’dan Z’ye Briç”, “Briçinizi Sınayın”, “Süper Beşli Majör”, “Şlem” ve “Yeni Beşli Majör” Şiar Yalçın’ın briç konusunda yazdığı kitaplar.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Dip dalgasının şairi

(15 Haziran 1925 - 11 Ekim 2005)


...Attilâ İlhan aramızdan ayrılalı 5 yıl oluyor…
Bu beş yılda çok şey değişti dünyada ve Türkiye’de. Ülkemizi ve toplumumuzu yakından ilgilendiren her olayda, “Attilâ İlhan yaşasa ne derdi” diye soranımız çok olmuştur. Aziz Nesin aramızdan ayrıldıktan sonra da çok uzun bir süre bu soruyu sormuştuk. Demirtaş Ceyhun’dan sonra da sorduk bu soruyu, Halit Refiğ’den sonra da sorduk… Bizden öncekilerin Namık Kemal’den, Tevfik Fikret’ten, Nâzım Hikmet’ten sonra sordukları gibi...

İzmir Atatürk Lisesi’nin birinci sınıfında edebiyata, özellikle şiir ve sinemaya meraklı, bu “merak”ını da zaman zaman arkadaşlarıyla paylaşan bir öğrenci… Bir kız arkadaşına yazdığı mektup, bu edebiyatsever gencin hayatının bir anda cehenneme çevrilmesi için yeter de artar bile. Mektupta, hapisteki Nâzım Hikmet’in şiirlerine yer veren liseli genç, okuldan uzaklaştırılmakla kalmaz, tutuklanır da. Üç hafta gözaltında tutulup sorgulandıktan sonra iki ay hapis yatar. “Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına” dair bir de belge verilir kendisine. 1941 yılıdır…
Türkiye’nin eğitim tarihi, örnekleri yakın zamanlara kadar uzanan buna benzer çok sayıda olayla doludur. Nâzım Hikmet’in şiirlerini okuduğu ya da sınıfta tahtaya yazı yazdığı için komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle polise verilenler, eli sopalı öğretmenleri tarafından bu nedenle dövülenler...

NİCE ÜNLÜ ŞAİRİ GERİDE BIRAKARAK…



Düzenin siyasal baskı ve zulmünün okullardaki kurbanlarının ne ilki ne de sonuncusu olan bu lise öğrencisi, öğrenim hakkını ancak üç yıl sonra 1944’te Danıştay kararıyla yeniden kazanabilecek ve İstanbul Işık Lisesi’ne yazılacaktır. Dört yıl sonra da, lisenin son sınıfındayken, kendisinin haberi olmadan amcasının gönderdiği “Cebbaroğlu Mehemmed” adlı şiiriyle nice ünlü şairi geride bırakarak “CHP Şiir Armağanı”nda ikincilik ödülünü kazanır:

“kaman civarına bahar gelince yıkılır ovadan abdal çadırları
yücesinde pare pare duman tutmuş
düdüldağ'ın yaylasında mekan kurulur
hoş gelmişsin evvel bahar
nisan ayı içinde donanır dağlar
donanır yeşilinden alından
istasyon deresi kabarmıştır
hacıdağ'ın selinden
(...)
başınızdan duman eksilmesin gavurdağları
siz hikayet eylediniz bana
bahçe kazasının kaman köyünden
cebbar oğlu mehemmed'in hikayesini...”

“VATAN: ÖNCE DÜŞÜNÜLMESİ LÂZIM GELEN”

Bir Kurtuluş Savaşı şiiri olan “Cebbaroğlu Mehemmed”, şiirimizin 50 yılını derinden etkileyecek bir şairin, Attilâ İlhan’ın da hikâyesidir aynı zamanda. Peki, salt şiirimizin mi? Attilâ İlhan, bir bütün olarak edebiyatımızın, hatta, düşünce dünyamıza kadar uzatabiliriz bu sınırı, 50 yılını derinden etkilemiştir.
Genç şairin toplumcu bir altyapıya sahip olduğunu gösteren “Cebbaroğlu Mehemmed”, ilk şiir kitabı “Duvar”da bir destana dönüşen olan Kurtuluş Savaşı şiirlerinin başlangıcıdır. Attilâ İlhan, daha “Cebbaroğlu Mehemmed”den başlayarak insanı yaşadığı toprakla, vatanla birlikte düşünür. Bu, henüz el yordamıyla ulaşılmış bir aşama izlenimi verse de, yeni şiirlerde netleşecek, insanı yaşadığı vatanla ele almak, şiirlerinde olduğu gibi romanlarındaki temel tutumuna da yansıyacaktır. Bu, aynı zamanda, deneme ve inceleme yazılarındaki tutumunu da oluşturur. Attilâ İlhan, ilk şiirlerinden başlayarak inşa ettiği bu tutumundan hiçbir zaman vazgeçmemiştir:
“Vatan. Önce düşünülmesi lâzım gelen, senin kavminin yaşamakta olduğu vatan. Bu vatanı elinde tutman lâzım; çünkü sen burada yaşıyorsun, ceddin burada yaşamış, ölülerin orada yatıyor.”
Ege Üniversitesi Senatosu’nca, kendisine fahri doktora unvanı verildiğinde şöyle diyecektir: “biz vatan ve namus için yaşadık”.

DİP DALGASININ ÇOCUĞU



Attilâ İlhan, öte yandan da, “Toplumsal Gerçekçi”dir. Attilâ İlhan’a göre toplumsal gerçekçilik, “ülkemizin ve ulusumuzun bütün sorunlarını, toplumsal ve tarihsel bir görüş açısından bilimsel olarak görüp, en uygun ve en yeni estetik biçimler içersinde yansıtmaya çalışan bir sanat yöntemidir.” Edebiyat geleneğimizi anlamayı benimsediği ve ulusal koşullarımıza en uygun sanat bileşimini vermeyi düşündüğü için millîdir. Sanatın toplumsal bir amacı olduğuna ve amacın Mustafa Kemal’in tanımladığı anlamda “memleketin ve milletin gerçek saadet ve imarına çalışmak” olduğuna inandığı için milliyetçidir. Türk sanatının çağdaş estetik içinde bir değer olabilmesini amaç edindiği için muasırdır. Memleketin ve milletin gerçek saadet ve imarına çalışmasının ancak toplumsal bir platform ve programla girişilecek toplumsal eylemlerle gerçekleşebileceğine, bunda ulusun büyük çoğunluğunu meydana getiren işçiler, köylüler, yoksul şehirliler ve aydınlara büyük işler düşeceğine, bu yolda sanatın yol gösterici bir görevi olduğuna inandığı için de toplumsaldır.
Yaşamıyla sanatı, düşünceleri ve yapıtlarıyla bir bütün oluşturan yekpare aydınlarımızın başında gelen Attilâ İlhan’ın yaşamının son yıllarında Cumhuriyet gazetesindeki söyleşilerinde sık sık dikkat çektiği bir şey vardı: “Dip dalgası”. Başında kaptan şapkası, gözlerinde mavi gülümsemeyle Attilâ İlhan, bir jöntürk, bir ulusçu ve bir sosyalist olarak bizzat kendisi o dip dalgasının çocuğu oldu.

NAMIK KEMAL’DEN, TEVFİK FİKRET’TEN, NÂZIM HİKMET’TEN SONRA

Attilâ İlhan aramızdan ayrılalı 5 yıl oluyor…
Bu beş yılda çok şey değişti dünyada ve Türkiye’de. Ülkemizi ve toplumumuzu yakından ilgilendiren her olayda, “Attilâ İlhan yaşasa ne derdi” diye soranımız çok olmuştur. Aziz Nesin aramızdan ayrıldıktan sonra da çok uzun bir süre bu soruyu sormuştuk. Demirtaş Ceyhun’dan sonra da sorduk bu soruyu, Halit Refiğ’den sonra da sorduk… Bizden öncekilerin Namık Kemal’den, Tevfik Fikret’ten, Nâzım Hikmet’ten sonra sordukları gibi…
150 yıldır bu soruları bize sorduran şey, sanat-edebiyat ve düşün insanlarımızın dünyayla, ülkemizle, toplumumuzla, dünyanın, ülkemizin, toplumumuzun sorunlarıyla iç içe olmalarıdır. “Fildişi kulesi” bizim şairlerimizin yazarlarımızın ruhuna aykırıdır. Çağdaş şiirimiz, sanat ve edebiyatımız gibi şairimiz, yazarımız, sanatçımız, aydınımız da toplumsal eylemin içinden doğmuştur.
Sanat ve edebiyatımızın yaslandığı gelenek ve içinde barındırdığı dinamizm, bu yüzden, “vatan ve namus için yaşarken” baskı ve zulüm kimden gelirse gelsin ona karşı çıkmayı, onunla mücadele etmeyi öngörür.
Attilâ İlhan, “vatan ve namus için yaşayan” aydınlarımızın en başında gelenlerindendi.




ŞİİR VE YAZI OKYANUSU

Şiir: “Duvar” (1948), “Sisler Bulvarı” (1954),”Yağmur Kaçağı” (1955), “Ben Sana Mecburum” (1960), “Bela Çiçeği” (1962), “Yasak Sevişmek” (1968), “Tutkunun Günlüğü” (1973) (Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü, 1974), “Böyle Bir Sevmek” (1977), “Elde Var Hüzün” (1982), “Korkunun Krallığı” (1987), “Ayrılık Sevdaya Dahil” (1993), “Kimi Sevsem Sensin” (2001).
Romanlar: “Sokaktaki Adam” (1953), “Zenciler Birbirine Benzemez” (1957), “Kurtlar Sofrası” (1963/64), “Bıçağın Ucu” (1973), “Sırtlan Payı” (1974) (1974-1975 Yunus Nadi Ödülü), “Yaraya Tuz Basmak” (1978), “Fena Halde Leman” (1980), “Dersaadet’te Sabah Ezanları” (1981), “Haco Hanım Vay” (1984), “O Karanlıkta Biz” (1988).
Deneme-anı, gezi notları: “Abbas Yolcu” (1957). “Hangi Sol” (1970), “Hangi Batı” (1972), “Faşizmin Ayak Sesleri” (1975), “Hangi Seks” (1976), “Hangi Sağ” (1980), “Gerçekçilik Savaşı” (1980), “Hangi Atatürk” (1981), “Batının Deli Gömleği” (Gazete yazıları, 1981), “İkinci Yeni Savaşı” (1983), “Yanlış Erkekler Yanlış Kadınlar” (1985), “Ulusal Kültür Savaşı” (1986), “Sosyalizm Asıl Şimdi” (1991), “Aydınlar Savaşı” (1991), “Kadınlar Savaşı” (1992), “Hangi Edebiyat” (1993), “Hangi Laiklik” (1995), “Hangi Küreselleşme” (1997).
Çeviri: “Kanton’da İsyan”, “Umut” (Andre Malraux), “Basel’in Çanları” Louis Aragon.
Uzun metrajlı film senaryoları (Ali Kaptanoğlu takma adıyla): “Yalnızlar Rıhtımı” (Lütfi Akad), “Ateşten Damlalar” (Memduh Ün), “Rıfat Diye Biri” (Ertem Göreç), “Şoför Nebahat” (Metin Erksan), “Devlerin Öfkesi” (Nevzat Pesen), “Ver Elini İstanbul” (Aydın Arakon).
Dizi film senaryoları: Sekiz Sütuna Manşet (1982), Kartallar Yüksek Uçar (1984), Yarın Artık Bugündür (1986), Yıldızlar Gece Büyür (1992), Tele-Flaş (1993).
Gazete yazılarından derlenen kitaplar: “Sağım Solum Sobe” (1985), ), “Batının Deli Gömleği” (1981), “Bir Sap Kırmızı Karanfil” (1988), “Ufkun Arkasını Görebilmek” (1999), “Sultan Galiyef” (2000), “Dönek Bereketi” (2002), “Yıldız, Hilâl ve Kalpak” (2004).


Çocuklar gibi sevdim devler gibi ızdırap çektim(*)


yolumdan çekil yavrum
bağlasalar duramam
demir asa demir çarık dedim
neyleyim!
yolculuk dedim
ağaçlara tünedi yine akşam kargalarla bir
rüzgar kendini yerden yere vuruyor
kırık dökük yıldızlar belirdi uzaktan
telsiz mevceleri ardım sıra koşturuyor
anamdan yolcu doğmuşum
yedi dağın yolları kalbimden geçer
salkım salkım mısralar gelir içimden
dudaklarımda yağmur damlaları
alır beni yollar beni alır gider
anamdan yolcu doğmuşum
nehirlerle birlikte denizlere kavuştum
akşam dedim
şu koca dünya dedim
ağlasam dedim
yola bir düşüldü mü ömür boyunca gidilir
ekmeğin ve şarabın peşinden
turnaların peşinden
büyük şehirler büyük aşklar
çığlık çığlığa terk edilir
ben
çocuklar gibi sevdim devler gibi ızdırap çektim
damarlarımda dünyanın bütün rüzgarları
harblere açlıklara yalnızlığıma rağmen
anamdan yolcu doğmuşum
neyleyim
gurbet dedim
vatan dedim
hürriyet dedim.

--------------------------------------
(*) Şiirin adı "Şahane Serseri. Bu başlığı ben koydum.

10 Ekim 2010 Pazar

Zamanımızın bir tipi: “Herbokolog”

...Sanal sözlüklerdeki tanımlar ise, başlı başına toplumsal bir olguyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Uğur Mumcu’nun yıllar önce “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” diye tanımladığı hastalıklı durum bugün çok daha yaygınlaşmış, toplumun dokularını sarmış bir halde. “Ekmek Teknesi” adlı dizide Hasan Kaçan’ın canlandırdığı “Kaptan” karakterinin karikatürize ettiği tip, bugün gazete köşelerini, TV ekranlarını işgal etmiş durumda. Zamanın koşullarına uygun olarak çok daha genç, çok daha cevval ve çok daha çalakıl! Ve çok daha cahil elbette...


Aziz Nesin’in “Ağzıyla Kuş Tutan Adam” adlı bir öyküsü vardır… 1950’li-60’lı yıllardaki bir zamanda geçen öyküdeki adam, bir devlet dairesinde yüksek bir memurun odacısıdır. Bütün gün akşama kadar çayın, kahvenin biri bitmeden birini taşıdığı dairenin kapısında, artan zamanlarında da daireye alınan gazeteleri okumaktadır. Kısa saçlı, devrin modasına göre kısa bıyıklı, Anadolu’nun ücra köylerinden birinden beş on yıl önce geldiği her halinden belli Hasan Efendi, diyelim ki Fransa devlet başkanının dünyayı ilgilendiren bir konudaki demecinin ortasındayken içerden zile basıldı… Kendi kendine mırıldanarak heceleye heceleye okuduğu gazeteyi sehpanın üzerine bırakacak, çayı kahveyi götürecek, istenen başka şeyler varsa onları da yapacak sonra tekrar gazetesine dönecektir. Gazetedeki habere, kaldığı yerden henüz tekrar başlamışken yeni bir “zırr” sesi… Günler, haftalar, aylar, yıllar boyunca sabahtan akşama kadar bu böyle sürer gider. Öykünün esas kısmı, her akşam işten eve dönüş saatinde, belediye otobüsünde yaşanır. Heceleye heceleye okuduğu gazete haberlerine dayanan yarım yamalak bilgisiyle kendisine bir çevre oluşturan Hasan Efendi, her akşam bütün otobüse dünya meseleleri hakkında konferans vermektedir:
“Şimdi Dögol’e gelincek…”

ZEYTİN SİNEĞİNE KARŞI NASIL MÜCADELE YÜRÜTÜLÜR

80’li yılların sonu ile 90’lı yılların başında, 12 Eylül’ün birincisinden demokrasiye geçildiği zamanlarda, hemen her konuda düzenlenen panellerin değişmez konuşmacıları vardı. Toktamış Ateş, Emre Kongar, Abdurrahman Dilipak, Mahir Kaynak gibi bu kimseler, konuşmacı oldukları panellerde denizin tuzunun nerden geldiği konusundan tutun da, zeytin sineğine karşı nasıl mücadele yürütülmesi gerektiği konusuna kadar hemen her konuda konuşabilirlerdi. Toktamış Ateş ile Abdurrahman Dilipak, demokrasi adına, demokrasi için ve demokrasiye “katkı sunmak” amacıyla ortak TV programı yapacak kadar işi ileriye götürdüler. Okurlarının tepkisine daha fazla dayanamayan Cumhuriyet gazetesi yönetimi, Fethullah Gülen’den ödül alan Toktamış Ateş’in yazılarına son verdirdi. Bu ikili, sonradan Emre Kongar ile Mehmet Barlas’a da feyz, fikir ve el vermiş olacaklar ki, birinin solda (Emre Kongar), diğerinin sağda (Mehmet Barlas) oturduğu programda ortaya çıkan “Yorum Farkı”, izleyenlerin bilgi ve görgüsünü artırmada birinci!
Bu neslin bir başka türü festival kuşudur. Nerde festival orda! Festival komitesine, uçakta, korumasına normal, kendine firstclasse’dan yer ayırttırır. Hem kitaplarını satar, hem günün meseleleri hakkında ahkâm keser, hem de solcu herkesten!

“OSMANLI'DAKİ MEHTER YÜRÜYÜŞÜ NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?”

“Herbokolog” 12 Eylül’ün ikincisiyle ileri demokrasiye geçildiği zamanların, her şeyi bilen, “ağzıyla kuş tutan” adamları ve kadınlarının üçüncü nesli.
Bu sözü yakın zamanlarda bir arkadaşımdan, ortak bir tanıdığımız hakkında konuşurken duydum. Bir arkadaşının, her şeyi bilen ya da bildiğin sanan başka bir arkadaşlarına taa yıllar önce yaptığı yakıştırma imiş. Hatta, arkadaşı daha sonraları bir internet sitesi bile kurmuş bu konuda. Siteyi ararken bu konuda yaklaşık on bin sonuçla karşılaşınca, doğrusu nutkum tutuldu. Aman Allahım, ne siteler, ne saptamalar, yaşayan ne isimler... Hıncal Uluç mu dersiniz, Erman Toroğlu mu?
“herbokolog.net” adlı internet sitesinin tanıtımında şöyle deniyor: “Soru sorarak hemen geyiğe başlayın. Bir herbokolog mutlaka sorunuzu yanıtlayacaktır.” Örnek olsun diye, “Osmanlı'daki mehter yürüyüşü nasıl ortaya çıkmıştır?” diye bir soru sormuşlar; cevabı akıl almaz bir tarih uydurmacası!

ÇOK DAHA CEVVAL VE ÇOK DAHA ÇALAKIL

Sanal sözlüklerdeki tanımlar ise, başlı başına toplumsal bir olguyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Uğur Mumcu’nun yıllar önce “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” diye tanımladığı hastalıklı durum bugün çok daha yaygınlaşmış, toplumun dokularını sarmış bir halde. “Ekmek Teknesi” adlı dizide Hasan Kaçan’ın canlandırdığı “Kaptan” karakterinin karikatürize ettiği tip, bugün gazete köşelerini, TV ekranlarını işgal etmiş durumda. Zamanın koşullarına uygun olarak çok daha genç, çok daha cevval ve çok daha çalakıl! Ve çok daha cahil elbette. Erkeklerde saçları jöleli, ya da tuhaf biçimde olan modelleri ile kadınlarda Alttan siyah bir örtünün saçları sımsıkı sardığı, üstten türlü renklerdeki eşarbın bunu örttüğü, uzun kollu gömleğin üzerine kısa kollu bir bluzun geçirildiği 70’li yılar gecekondu modasının büyük taşlı yüzükler ve makyajla tamamlandığı modeller bu neslin en her şeyi bileni… Öyle ki, dünyanın bir öküzün iki boynuzu arasında bulunduğunu iddia edebilecek kadar bilimle hurafe arasında mantık silsilesi kurabilir ve bunu alenen savunabildiği gibi deneyle de ispat edebilir.
Sanki her gün yaptıkları ne!?

3 Ekim 2010 Pazar

Dil Bayramı ve Türkçe’nin hali

... Aradan geçen 78 yılın özellikle son 30 yılının Türkiye’den de, Türkçeden de, tüm bayramlardan olduğu gibi “Dil Bayramı” kutlamalarından da çok şey alıp götürdüğü ne yazık ki, önümüzde duran acı bir gerçek. Ama yine de umutluyuz. Vaktiyle yabancı diller boyunduruğunda çok badireler atlatmış Türkçe, İngilizceleştirilme badiresinin de üstesinden gelecektir. ...

Geçtiğimiz hafta 26 Eylül günü, Dil Bayramı’nın 78. yılıydı. 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede/Bayramlaşma Salonu’nda çalışmalarına başlayan 1. Türk Dil Kurultayı’nın açıldığı gün, o zamandan bu yana 78 yıldır Dil Bayramı olarak kutlanıyor.
Bilindiği gibi, 12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu, “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” adıyla devletten bağımsız bir dernek olarak Samih Rifat (Başkan), Ruşen Eşref Ünaydın (Genel Yazman), Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Celâl Sahir (üyeler) tarafından kurulmuş ve derhal 1. Türk Dil Kurultayı’nın hazırlıklarına başlamıştı. Bakanlardan milletvekillerine, üniversite öğretim üyelerinden dilbilimcilere, yazarlardan şairlere, gazetecilerden öğretmenlere, Türkçeyi yalın ve katışıksız konuştuğuna inanılan köylü ve şehirli halk temsilcilerine dek tüm Türkçe gönüllülerinin çağırıldığı Kurultay’a yaklaşık üç bin kişi katılmıştı.
Kurumun ana tüzüğünün yapıldığı ve 9 kişiden oluşan “Genel Merkez Heyeti”nin de seçildiği, onlarca bildirinin sunulduğu kurultay, 5 Ekim’de sona ermiş ve 7 maddelik bir çalışma programı kabul edilmişti:
1. Türk dilinin başka dil aileleriyle karşılaştırılması; 2. Türk dilinin birer tarihsel ve karşılaştırmalı gramerinin yazılması; 3. Anadolu ve Rumeli ağızlarından sözcüklerin derlenmesi, Osmanlıca sözcüklere Türkçe karşılıklar bulunması; 4. Türkçe bir sözlüğün ve gramerin hazırlanması; 5. Kurumun organı olarak bir derginin yayımlanması; 6. Türk dili üzerinde yazılmış yerli ve yabancı yapıtların toplanması ve gerekenlerin çevrilmesi; 7. Terimlerin Türkçeleştirilmesi.

İki yılda bir toplanması kararlaştırılan kurultayda alınan kararlardan biri de her yılın 26 Eylül’ünün kurum üyeleri arasında “Dil Bayramı” olarak kutlanmasıydı. Tam bir bayram havasında toplanan ve çalışmalarını sürdüren Kurultay’da yaşanan bu coşkunun gelecek nesillere aktarılması önerisi şair Halit Fahri Ozansoy’dan geldi. Ozansoy’un, 26 Eylül’ün Dil Bayramı olarak kutlanması yönündeki önergesi tüm kurultayca oy birliğiyle kabul edildi.

“NİÇİN CUMHURİYET SAVCILARI ONLARCA TABELAYI GÖREMEZ OLDU?”

Aradan geçen 78 yılın özellikle son 30 yılının Türkiye’den de, Türkçeden de, tüm bayramlardan olduğu gibi “Dil Bayramı” kutlamalarından da çok şey alıp götürdüğü ne yazık ki, önümüzde duran acı bir gerçek. Avrupa Konseyi’nin 2001 yılında, 26 Eylül’ü Türkiye’nin önerisiyle “Avrupa Dil Günü” ilan etmesiyle “Dil Bayramı”mızın “evrensel” boyut kazanmış olması ise boş bir avuntu.
Aslını 12 Eylül faşizminin kapattığı resmî TDK’nın düzenlediği kutlamalar, gördükçe gözlerimizi duydukça kulaklarımızı yakan bu acı gerçeği saklayan bir anlam taşımıyor mu?
Türk’ün “Turk, Turc, Turca”, Ankara’nın “Angora”, “Anadolu”nun “Anatolia”, hastane’nin “hospital”, merkez’in “center”, kahve’nin “cafe”, hoşçakal’ın “bye bye” yapılması gibi daha yüzlerce sözcüğün İngilizceleştirilmesini görmedikten, göz yumduktan sonra kime ne “Avrupa Dil Günü”nden!

“Yasayla korunan Harf Devrimi çiğnenirken, niçin cumhuriyet savcıları onlarca tabelayı göremez oldu? Yıllardır haykırıyoruz ve sesimizi duyan tek cumhuriyet savcısı çıkmamasına şaşırıyoruz!
Türkçe, bağımsızlığımızın simgesidir; “ses bayrağımız”dır; ulusal kimliğimizdir. Dilimiz sözcük sözcük çiğnenirken, Ankaramızın adını bozan “Ankamall” sözcüğüne ve tüm yabancı adlara artık katlanamayacağımızı belirtiyor; yıllardır ürününe, işyerine yabancı ad koyanlara karşı verdiğimiz savaşımı, cumhuriyet savcılarının görmesini, duymasını diliyor; bu savaşımın arkasını bırakmayacağımızı kamuoyuna duyuruyoruz!”
Yazar Sevgi Özel, yıllar önce böyle feryad ediyordu. Bu gün durum çok daha kötü…

“GÜZEL DİLİMİZ AYAKLAR ALTINDA!”

Resmî TDK, şaşaalı ama içi boş kutlama törenlerine bir yenisini daha ekleyedursun, bugünkü gerçek durum Ulusal Eğitim Derneği Başkanı Zeki Sarıhan’ın bayram mesajında:
“Türkçe, küresel güçlerin baskısı altındadır. Büyük kentlerimizin ana caddelerindeki işyeri adlarına bakan bir yabancının, Türkiye’de olduğunu algılaması zorlaşmıştır. İçişleri Bakanlığı’nın, Ticaret ve Sanayi Odalarının, belediyelerin çabalarıyla bu duruma son vermek hiç de zor değilken devlet hiçbir önlem almıyor. Dilseverlerin hazırladıkları yasa önerileri Meclis’te gündemden düşürülmüştür.
Türkiye’nin bir kısım devlet ve vakıf üniversitelerinde derslerin çoğu veya bir kısmının yabancı dille yapılması ise tam bir sömürge uygulamasıdır.
“Yabancı dil öğretmenin dünyanın her tarafında uygulanan yöntemleri varken, dersleri yabancı dille öğretmeye devam etmek, tam bir aymazlık, ulusal kimliğini inkâr ve aşağılamadan başka bir şey değildir. Türkiye bu bakımdan Osmanlı devletinin çöküş dönemini andırıyor.
İşyerlerimizdeki bu yabancı dil hayranlığı ve eğitim kurumlarında yabancı dille öğretim devam ederken hiç kimse Dil Bayramı’nı göğsünü gererek kutlayamaz.”
Bir de çağrısı var Zeki Sarıhan’ın
“Bütün aydınlarımızı, yabancı dille öğretime son verilmesi için başlattığımız kampanyaya katılmaya, yetkilileri bu konuda uyarmaya ve zorlamaya çağırıyoruz. Diline sahip çıkmayan bir ulusun geleceği yoktur.”

25 Eylül 2010 Cumartesi

Toplumsal vefasızlığımızın bir örneği ve Ruhi Su

Yorumladığı her türküyü kaynağından derleyen, geniş bir repertuvar oluşturan, temiz ve doğru bir icra gerçekleştiren, Yunus’u, Pir Sultan’ı, Karacaoğlan’ı, Köroğlu ve Dadaloğlu gibi daha nice ozanı sesi ve sazında birleştiren Ruhi Su, hala en çağdaş, en güncel ve en yetkin ozanlarımızın başında gelmektedir. Ölümünün 25. yılında, adına kurulu “Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı”nın maddi imkansızlıklar nedeniyle kapanmasının altında ise, büyük ölçüde toplumsal vefasızlığımız yatmaktadır.


Bu hükümet
Pir Sultan’a pasaport vermiyor,
Onu anladık.

Yunus Emre’ye de
Basın Kartı vermiyor,
Onu da anladık.

Ama bu hükümet
Ferman çıkarmış
Karacaoğlan’ı
Otobüse bindirtmiyor.”

PASAPORT YASAĞI!

Yukardaki dizeler, Cemal Süreya’nın “Hükümet” adlı şiirinden...
Daha önce başka bir vesileyle değinmiştim; “Hükümet”, Cemal Süreya’nın çok önemli şiirlerinden biri değildir. Hatta iyi şiirlerinden biri de değildir. Ancak son derece siyasal yergi içeren bir şiirdir. Daha doğrusu Cemal Süreya’nın pek az yazdığı hicivlerden biridir. İlk kez 1989’da “Yeni Yaprak” dergisinde yayımlanan şiir, 12 Eylül’ün sanat ve sanatçılar üzerindeki zulmünü çarpıcı imgelerle anlatmaktadır. Halk şiirimizde ve Türkçenin gelişiminde çok büyük katkıları bulunan üç ozan, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre ve Karacaoğlan söz konusu edilerek ele alınan bu zulmün, eğer unutmamışsak, yüzünü en açık gösterdiği olaylardan biridir “Hükümet” şiirinde dile getirilen yurtdışına çıkış yasağı.

ZULÜMLERİN EN KORKUNÇLARINDAN BİRİ

O yıllarda birçok aydına pasaport vermeyen 12 Eylül yönetimi ve onun uzantısı Anap hükümetince, hatırlarsak, Ruhi Su’ya da kanser tedavisi için yurt dışına gitmek istediğinde pasaport verilmemişti. Başbakanı’nın ABD’de Huston’da bypass olduğu hükümetin, Türkiye’de tedavi umudu kalmamış Ruhi Su’ya yurt dışında tedavi hakkı tanımaması, adaletsizliği yanında bir insana uygulanabilecek zulümlerin en korkunçlarından biridir.
Nitekim, Ruhi Su, üzerinden çok geçmeden, 20 Eylül 1985’te hayattan ayrılmıştı.

YETİMLER YURDU’NDAN RIYASETİ CUMHUR ORKESTRASI’NA

1912’de Van’da doğan Mehmet Ruhi Su, 1915’teki tehcir olayları sırasında ailesini kaybeden Ermeni asıllı çocuklardan biri olduğu iddia edilse de Birinci dünya savaşının kimsesiz bıraktığı binlerce çocuktan biridir. Yıllarca süren savaşların ardından kurulan Cumhuriyet, o binlerce çocuk gibi Mehmet Ruhi’nin de kimsesi oldu. “Dar-ül Eytam-Yetimler Yurdu”ndayken Ankara Müzik Öğretmen Okulu sınavını kazanırsa da yerine bir arkadaşını gönderir. Bir yıl sonra sınavı tekrar kazanır ancak bu kez de tüm “Dar-ül Eytam” çocukları askeri okullara gönderileceği için gidemeyecektir. Kısacası, Ruhi Su’nun yaşamında müzik, taa o zamanlardan beri var.
İstanbul Halıcıoğlu Askeri Lisesi’nden öğretmen okuluna geçecek, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’na seçilecek, ayrıca Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde müzik dersleri verecek, 1942’den 1945’e kadar Radyo’da türküler söyleyecektir. “Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor” adlı program, Alevi türküleri söylediği, komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle kaldırılır. Birçok operada başarılı roller alan sanatçı, “1951 Tevkifatı”ında “Konsolos” operasının provaları sırasında tutuklanır. Beş ayı Sansaryan tabutluklarında olmak üzere 5 yıl tutsaklığın ardından Konya-Çumra’da sürgün yılları… İşsizlik, yoksulluk, kimsesizlik derken, İstanbul’da gece kulüplerinde türkü söylemeye başlayan Ruhi Su, arkadaşlarının yardımıyla imece plakları yapmaya başlar.


TOPLUMSAL VEFASIZLIĞIMIZ

Geniş ilerici aydın çevreler ve halk, Ruhi Su’yu “Seferberlik Türküleri”yle tanımaya başladı (1970). “Kuvayı Milliye Destanı”nını (1971) sırasıyla, Yunus Emre(1972), Karacaoğlan (1973), Pir Sultan Apdal (1974 ), Şiirler Türküler (1975), Köroğlu (1976), El Kapıları (1977), Sabahın Sahibi Var (1978), Semahlar (1979), Çocuklar Göçler Balıklar (1980), Zeybekler (1982 ) izledi. Ruhi Su 1975’te “Dostlar Korosu”nu kurdu. “El Kapıları”, “Sabahın Sahibi Var” ile “Semahlar” bu dönemin ürünü.
Ruhi Su’nun önemi, siyasal düşünüşünden önce, halk müziğine verdiği emekten gelir. Arabesk’in alıp başını gittiği bir dönemde, Ruhi Su, halk türkülerimizi yalın, çağdaş, özüne uygun ve seçici bir bakış açısıyla ele alıp yorumladı. Yorumladığı her türküyü kaynağından derleyen, geniş bir repertuvar oluşturan, temiz ve doğru bir icra gerçekleştiren, Yunus’u, Pir Sultan’ı, Karacaoğlan’ı, Köroğlu ve Dadaloğlu gibi daha nice ozanı sesi ve sazında birleştiren Ruhi Su, hala en çağdaş, en güncel ve en yetkin ozanlarımızın başında gelmektedir.
Ölümünün 25. yılında, adına kurulu “Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı”nın maddi imkansızlıklar nedeniyle kapanmasının altında ise, büyük ölçüde toplumsal vefasızlığımız yatmaktadır.