13 Ekim 2011 Perşembe

“Benim küçük kızçocuğu tanrım, mitos yitme n’olur!”

...
Yaz bitti.
İlk yağmurlarla birlikte hüznün gölgesi çöktü.
“Kuşlar toplanmış göçüyorlar
“Keşke yalnız bunun için sevseydim seni”...

***

Güz, hazan mevsimi, hüzün demek. Eski edebiyatımızın değişmez konularından biriydi “gülistan”a çöken “hazan”. Gül ile bülbül üstüne oluşturulmuş birkaç Farisi imgenin enva-i çeşit türeviydi, yana döne söylenen. Modern edebiyatımızda da, eski edebiyatımızdaki kadar yoğun olmasa da güz ve hüzün üzerine yazılmış pek çok şiir vardır.
Kuşaklar geçse, çağlar değişse de değişmeyen bir gerçeklik, doğanın kendini yenileme deviniminin zorunlu sonucu, diyelektik bir süreçtir bu. Bitkileri olmasa da –ki bunu henüz bilmiyoruz- hayvan ruhlarını da etkileyen bu sürecin doğadan insana, oradan edebiyat ve sanata geçmesi toplumsal yaşamın varlığı ile açıklanabilir ancak. Ve ancak insan, ilerleyen sonbaharın dökülen yapraklarından kendi haleti ruhiyesine ilişkin çıkarsamalar yapabilir.












GÜZ BİTİĞİ, GÜZÜN BİTİRDİĞİ



Yukardaki iki dize, Cemal Süreya’nın “Sevda Sözleri”ndeki “Yirmi Şiir”inin “İki Kalp” başlıklı ilk parçasından…
“Yirmi Şiir”in tamamına içerili hüzün, kitabın adının yanında asıl, şairin bu şiirleri yazdığı sırada yaşamının güzünde bulunuyor olmasından bana kalırsa. “Yirmi Şiir”, 1988’de ilk yayımlandığında kitabın adı “Güz Bitigi” idi. Cemal Süreya’nın bütün şiirleri “Sevda Sözleri” başlığı altında toplandığında, “Güz Bitigi” kitabın bölümlerinden birini oluşturdu. “Güz Bitigi”, şairin sağlığında yayımladığı son kitap olarak da ayrı bir önem taşımaktadır. Cemal Süreya, “betik” sözcüğünü eski Türkçedeki “bitig” söyleyişine çekerek “betik”-kitap/mektup anlamı dışında bir anlam daha katmıştır: “bitik”! Güzün bitirdiği, güz bitiği… (Eylemin köküne getirilen ık-ik eki, sözcüklere öğrenilen geçmiş zaman anlamı kazandırmaktadır. Yaygın olarak kullanılanları dışında bu ekle oluşan yapık, gidik, sevik, ölük, gülük, vb gibi birçok sözcük yöresel olarak kullanılmaktadır.)












“EN BÜYÜK SAYRILIK VE EN BÜYÜK SAĞLIK”



“Güz Bitigi”nde 1 Düzyazı, 20 şiir, 1 Şarkı, 12 Beyit, 16 Dize, 5 İşleyim yer almaktadır. “Siz Saatleri” başlıklı düzyazı, şairin göçüp gitmeden önce yazıp bıraktığı bir veda mektubu gibidir. Her şey açıklanabilirdir şaire göre. Bunu, “Açıklanamayan tek şey aşk: En büyük sayrılık ve en büyük sağlık”, sözünden çıkarıyoruz. Gerçek neydi, biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Ama her şey:
“Yüzyıl sonra bugün yaşayan hiçbir anne, hiçbir sevgili, hiçbir bebek, hiçbir bıldırcın, hiçbir balina, hiçbir örümcek, hiçbir aslan, hiçbir ceylan, hiçbir yılan var olmayacak. Ayrı bir kardeşlik kanıtı değil mi bu? Hayat kanıtı. Birbirimizin her yönden çağdaşıyız.” (Sevda Sözleri, sf. 274).
Kitaptaki “20 Şiir”, “Güz Bitigi”nin asıl gövdesini oluşturmaktadır. 1 Şarkı, 12 Beyit, 16 Dize ise, 1 Düzyazı ile 20 Şiir’den arta kalan, gövdeden kopmuş küçük dallar, sararmış yapraklar gibi güz ortasındaki ağacı -bitig-tamamlayan parçalar gibi durmaktadır. Özellikle de 16 Dize’nin son iki dizesi:
“Benim küçük kızçocuğu tanrım!
“Mitos yitme n’olur!”

***

Mitos yitti, yaz bitti.
İlk yağmurlarla birlikte hüznün gölgesi çöktü.
“Günler ölüm haberleriyle geliyor”.
“Gazeteleri okumanın anlamı yok,
“Gözlerimizi kapasak da kanın rengi kırmızı”.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür

...
“Kimseden ümid-i feyz etmem dilenmem perr ü bal
Kendi cevvim, kendi eflakimde kendim tairim
İnhina, tavk-ı esaretten girandır boynuma
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim”
...
“Rübab-ı Şikeste”nin önsözündeki bu dörtlükten, hatta, dahası, bu dörtlüğün son dizesinden bütün ve tek bir Tevfik Fikret portresi çıkarmak mümkündür: “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür”...
Tüm yaşamındaki ve yaşamının olduğu gibi yansıdığı şiirlerindeki Fikret de, çağdaşları ve Servet-i Fünun dergisindeki yol arkadaşlarının hem fikir oldukları Fikret de budur: “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür”...


SANAT VE YURTSEVERLİK YOLUNUN BAŞI

“Edebiyat-ı Cedide”nin daha kuruluşundan itibaren içinde olan Halid Ziya Uşaklıgil’in “Kırk Yıl” adlı anılar kitabında yazdıkları ile “Sanata Dair” makaleler kitabındaki Tevfik Fikret portresi de bu doğrultuda:
“Onu ne tarafından tutmalı?” diyor Halid Ziya; “Şair sıfatiyle mi, sanatkâr sıfatiyle mi, adam sıfatiyle mi? Hele bu son sıfatında o kadar karışık mu’dil (çetin) idi ki, onun hakkında dostlarından, yakınlarından hiç biri tam bir isabetle hüküm verememişti; hatta kendisi bile… Yalnız bir hükme vardık; her şeyden ziyade, her sıfatından fazla bir adam, beşer için mümkün olan kemali şahsında toplayan bir insan enmuzeci (örneği) idi.” (Sanata Dair 3/Türk Şair ve Edipleri, İstanbul 1955, sf. 251).
Sonradan gazeteciliği ve siyaseti seçen Hüseyin Cahit Yalçın’a göre de Fikret’in güçlü, belirgin ve ezici bir kişiliği vardır. “Çok eski zamanlarda olsaydı belki adı bir peygamber diye art kuşaklara geçerdi” diyor Yalçın; “Daha sonraları gelseydi bir tarikat kurucusu olurdu. Ne var ki on dokuzuncu yüzyıl sonlarında Abdülhamit yönetiminin her soylu duyguyu susturan ve öldüren kıyıcılığı ve baskısı içinde Fikret, yalnızca sanat ve yurtseverlik yolunun başı oluyordu.” (Edebiyat Anıları, İstanbul, 1975, sf. 115).
İstibdat’ın koruyup kolladığı rakip dergi “Malumat”ın Sultan Hamid tarafından nişan verilip ödüllendirilmesi üzerine bir nişan da kendisi almak amacıyla başvurduğu için Fikret tarafından azarlanan “Servet-i Fünun”un sahibi Ahmet İhsan Tokgöz’ün nitelemesi ise tek kelime ile “melaike”dir:
“Bütün Edebiyat-ı Cedide Ailesi evlâtları onun, Tevfik Fikret’in şahsiyeti önünde kendimizi ufak görürdük; Fikret’i karşımıza çıkmış âdil bir hâkim gibi bulurduk; Tevfik Fikret’in ufak bir tenkidine, küçücük bir imasına uğramak istemezdik ve içimizden birisini vicdanıyla mahkûm eyleyiverir korkusu ile titrerdik.”(Ahmet İhsan Tokgöz, Matbuat Hatıralarım, Akt. Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler, Cilt 2, sf. 524-525).

NAMIK KEMAL’İN BIRAKTIĞI BOŞLUKTA

Fikret’in kuşağından olmayıp da çok daha sonra şiiri ve yaşamı hakkında yazanlar da benzer saptamalar yaparlar. Bunlardan, dikkate değer bir Tevfik Fikret portresi çizen A. Hamdi Tanpınar, “Edebiyat Üzerine Makaleler”de “Fikret benim için bir şairden ziyade bir kahramandır. Sanatı eski bulunabilir, ihmal edilebilir, okunur, okunmaz, fakat talihin kendisine nasip ettiği büyük rolü unutulamaz. Fikret, bir devrin manevi tarihine kendi karakterinin mührünü basabilmek için en müsait şartları bulmuştur.” demektedir. Fikret’in yapıtlarını vermeye başladığı zaman, mevcut edebiyat ortamının “adeta bomboş” olduğunu hatırlatan Tanpınar, şairin içine doğduğu bu koşulları da şu cümlelerle anlatmaktadır:
“Kendisinden evvel, yeniliği başaran neslin en kuvvetli şahsiyeti olan Namık Kemal ölmüş, yeri boş kalmış, Hâmid’le Recâizâde Ekrem asıl eserlerini vermişler, yapacaklarını yapmışlardı. Kendisi ile işe başlayan diğer Servet-i Fünûn şairlerine gelince, onlar, yeni bir eserin geniş bir tabaka tarafından anlaşılması ve benimsenilmesi için elzem olan ruh kuvvetinden ve büyük cazibeden mahrumdular. Ayrıca Fikret, mizaç, terbiye, muhit ititbariyle de tesadüfün kendisini seçmiş olduğu vazifeye müsait bir hilkatte idi. Küçük, fakat müreffeh bir memur ailesinin çocuğuydu, yani memlekette hükümdar nüfuzuna karşı aşağı yukarı otuz, kırk seneden beri aksülamel yapan ve yavaş yavaş sınıfsız bir cemiyette, biricik söz sahibi olmak istidadını gösteren bir tabakadandı. Galatasaray’da okumuştu. Garp iştiyakı vardı. Görülüyor ki, bütün şartlar onun lehinde idi. Fakat o da şartların bu lütfuna lâyık olmanın kudretini kendisinde buldu. Talihin kendisi için hazırladığı imkanları çabuk farketti, hatta mizacının zaaflarını bile ona göre terbiye etti. İnzivasını bir nevi peygamberane uzlet, çabuk darılıcı mizacına istiğna, hayat ve fiil alemindeki kabiliyetsizliğini yüksek bir mukavemet şekline soktu ve şiirinin bir zaman sadece melûl besteler çıkaran ferdi melankolisini tam lâzım olduğu bir zamanda cemiyetin ıztırap ve ümitlerine tercüman yaptı. Kısacası orta çapta bir küçük burjuva şairi iken, cemiyet için bir nevi ahlak ve medeniyet havarisi oldu.” (Edebiyat Üzerine Makaleler, sf. 260-261).

“ALNI AÇIK, BAŞI DİK FİKRET”

Tanpınar, ahlaklı ve dürüst olmanın ender bulunduğu bir devirde, Fikret’in hiçbir iş görülmediğini anladığı için terkettiği bir memuriyetin birikmiş maaşlarını kendisine götürdüklerinde tereddütsüz iade etmesini nadir rastlanan bir meziyet olarak değerlendirmektedir. Bu küçük hareketi çok büyük bir yere oturtan Tanpınar saptamalarını şöyle sürüdürüyor:
“Bu küçük hareket, belki çok dürüst bir ahlâkın samimi bir tezahürüydü. Belki çok kuvvetli bir ihtirasın sakınınlması imkânsız bir aksülâmeliydi. Yani bir nevi tezahürdü, hatta belki de Fikret, bunu tamamiyle farkında olarak, hesaplayarak yapmıştı. Fakat ne olursa olsun, o zamanki cemiyet için lâzım olan bir jest, ücreti sâyin hakkı değil, bir nevi âtıfet telakki edenlere verilmiş bir dersti. Ve başkaları, içlerinde kendisinden daha yaşlı, daha şöhretliler de olduğu halde, hatta bütün bir cemiyet aksini yaparken yalnız Tevfik Fikret, genç ve isimsiz bir şair, bir jesti yapabiliyor ve bir idare ve zihniyeti en karakteristik meselesinde utandırıyordu. Fikret bütün hayatında bu jestin adamı olarak kalmış ve kendi kendisini tekzip etmemiştir.” (A.g.e. sf. 261).
Türk aydınları üzerine beş ciltlik bir inceleme yayımlayan Prof. Dr. Yalçın Küçük de oldukça kapsamlı bir bölüm ayırdığı Fikret için benzer saptamalar yapmakta, o da Fikret’in yaşamı ve şiiriyle bir bütün olan kişiliği ve ahlâki tutumunu öne çıkarmaktadır.
“Alıngan, küsen, duygulu, zaman zaman umutsuz fakat geleceğe hep güvenen, akılcı, Tanrısız, ‘fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim’ diyebilen, alnı açık, başı dik Fikret, Türk insan ve Türk aydını için önemli bir dönüm noktasıdır. Abdülhamit’ten sonra doğdu; Abdülhamit’ten önce öldü. Dünyası Abdülhamit’in dünyası oldu. Türkiye’de İdareyy-i Hamidiye’de Fikret çıktı.” (Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler Cilt 2, sf. 387).

“HANİ BENİM YURTSEVER KANIMLA KİRLENECEK TEMİZ BİR TAŞ?”

Fikret’in kendisi de benzer yargıları doğrulamamıza yarayacak veriler sağlamaktadır. 1899’da Süleyman Nazif’e yazdığı mektupta “Koca bir alem içinde yalnızım, Nazif!” diye yakınmaktadır. Söz ilerledikçe yakınma canhıraş bir çığlığa dönüşür:
“En yakın arkadaşlarımın arasında, sokağa çıplak çıkmış bir adam duygusuyle titriyorum; herkesin vicdanı kapalı, örtülü; yalnız ben çıplak! Herkes hiç olmazsa üniformalarla –ne diyeyim- mayasını örtüyor; herkes zamanın alçaklık süslerine bürünebiliyor; herkes namuslu geçinerek alçak yaşamanın kolayını buluyor; herkes bu rezalet havasında nefes alabilmek için bir kolaylığa, bir çareye, bir büyüye sahip…
İşte kalem namusu, basın namusu, edebiyat namusu… O da öldü, o da çiğnendi. Gazetesinde bir jurnal sureti basamayanlar artık gazeteci sayılmıyor. Sonra içimizde o edepsizleri kötülüklerinin üstün gelmesinden dolayı kutlamağa koşacak, ‘Bir gazâ ettin ki hoşnud eyledin Peygamberi’ alkışlarıyle onların bu danışıklı dövüşlerini, namussuzluğun bu vicdanı kıran yenmesini alkışlayacak namuslular da var.
Elvedâ ey aşk-ı nâmûs, elfirâk ey sıyt-i âr!
(Ey namus aşkı, ey utanmanın iyi ünü, allahaısmarladık!)
Bilir misiniz bu zamanda namus, kılıfını kemirir bir cevherden başka bir şey değil. Size koşuyorum; elbette siz beni anlar, benimle ağlarsınız. Bayramın ilk günlerinden beri damarlarımın içinde bir kızgınlık zehiri dolaşıyor, kanımı kemiriyor; burada artık herkesin benden ürktüğünü, kaçmak istediğini görüyorum. Herkes edepsizliğe hak veriyor; bana diyorlar ki: ‘Zaman haklıdır, akıllıdır; sen budalasın!’ Allah aşkına siz öyle yapmayın, siz bari deyiniz ki: ‘Sen budalasın; fakat zaman haklı, akıllı değildir!’
(…)
Yeisimin derecesini düşünemezsin, kardeşim; kendimi taşlara çarpacağım geliyor. Fakat hani benim yurtsever kanımla kirlenecek bir temiz taş?” (Sadeleştiren Cevdet Kudret, Türkdili dergisi, sy. 274, Temmuz 1974, sf. 207)

KÜÇÜK BİR KAFİYE TARTIŞMASI İLE BÜYÜK BİR YALNIZLIK

Edebiyatımızın yüz yılını belirleyen “Edebiyat-ı Cedide” küçük bir kafiye tartışması yanında, aynı zamanda büyük bir yalnızlıktan doğar ve grubun yayın organı durumundaki “Servet-i Fünun” sayfalarını 1901’de kapattığında büyük bir yalnızlık yaratır. Tevfik Fikret’in yalnızlığı…
Evet, küçük bir kafiye tartışması! Arkadaşları, çağdaşları ve hemen hemen tüm edebiyat tarihçileriyle bu konuda yazanların derginin başyazarı olması dışında grubun da başı olduğu konusunda birleştikleri Tevfik Fikret’in kendisi bile bu tartışmadan doğdu. Hatta, Cumhuriyet sonrası edebiyatımızı da önemli ölçüde yaklaşık yüz on yıl önceki bu tartışmanın şekillendirdiğini söyleyebiliriz.
İstibdad’ın kol gezdiği koşullarda genç bir şairin bir şiirinde kurduğu “abes/muktebes” kafiyesinin yol açtığı tartışma, eski ve yeni edebiyat yanlıları arasındaki belli belirsiz olan ayrımı netleştirdi. O zamana kadar Namık Kemal’in açtığı yeni edebiyat (Edebiyat-ı Cedide) yolunda yürüyen Recaizade Mahmud Ekrem ile eski edebiyatın savununcusu Muallim Naci’nin de karıştıkları bu tartışma, şiirde kafiyenin göz için mi, yoksa kulak için mi olduğu noktasında düğümleniyordu. Arap harflerinin kullanıldığı o yıllarda iki sözcüğün birbirinden farklı harflerle yazılması, başlarında Muallim Naci’nin bulunduğu divan edebiyatı yanlılarına göre kafiye değildi. Recaizade Mahmud Ekrem’in etrafında kümelenmekle birlikte henüz tam olarak yollarını çizmemiş, ancak Batı edebiyatını, özellikle Fransız edebiyatını bilen, öte yandan şiirlerini birbirlerine okuyarak değerlendiren yeni edebiyat yanlısı gençlere göre ise bu elbetteki bir kafiye idi ve o zamanlar, Tanpınar’ın deyimiyle, “orta çapta bir küçük burjuva şairi” olan Galatasaray Sultanisi’nde Recaizadenin öğrencisi olmuş, “Garp iştiyakı”na sahip Tevfik Fikret de bu tezi savunanların başında gelmekteydi.

“YENİ EDEBİYAT-I CEDİDE”

Aralarında, başta Tevfik Fikret olmak üzere, Cenap Şehabettin, Halit Ziya (Uşaklıgil), Hüseyin Cahit (Yalçın), Mehmed Rauf, Hüseyin Siret’in bulunduğu gençlerin “Üstad-ı Ekrem” Recaizade’nin öncülüğünde Ahmet İhsan’ın Servet-i Fünun idarehanesinde biraraya gelerek Edebiyat-ı Cedide adını almaları önceden kendi belirledikleri bir şey olmasa bile, küçük bir kafiye tartışmasından bir edebiyat akımının doğması rastlantı değildir. Karşıtlarının başlangıçta alay etmek amacıyla yakıştırdıkları bu ad, ilk önce “Yeni Edebiyat-ı Cedide/Yeni Yeni Edebiyat” şeklinde idi. Halid Ziya “Kırk Yıl”da bunu şöyle anlatmaktadır:
“Edebiyatı Cedide?... Bu isim de nereden çıkmıştı? Bunu hiçbir zaman layıkıyla izah edemedim. Bu bir alaydan çıkmıştı. Edebiyatıcedide, sonraları edebiyat tarihiyle uğraşanların Tanzimat Edebiyatı dedikleri Şinasi ve Namık Kemal Mektebinin unvanı idi, ve Recaizade ve Abdülhak Hâmid’in yürüttükleri edebiyat hareketine verilmişti. Güya yeniliğe bir kati sınır tayin edilebilirmiş, artık o edebiyatı cedideden sonra başka bir yenilik hareketine izin yokmuş gibi yine ondan dallanan, onun ancak çizdiği bir geniş yola korkusuzca dalan gruba gülünç bir unvan vermek istendi. Kim bilir hangi muhalif tarafından ortaya ‘Yeni Edebiyatı Cedide’ alayı fırlatıldı, ve artık bunu bütün karşı taraftakiler dillerine doladılar, ‘Yeni Edebiyatı Cedide’ dediler, yere attılar, ‘Yeni Edebiyatı Cedide’ dediler, kollarından tutup kaldırdılar, yine attılar, ve bu atış kaldırış arasında yeni sıfatı kendiliğinden düştü, ortada bir Edebiyatı Cedide kaldı, bu unvanı onun yapıcıları sayılanlar da kabul ettiler, ve böylece bütün varlığında zamanın gelecek yeniliklerine pek tabii bir tekâmül gözüyle bakan Edebiyatı Cedide bu unvanla kısa, kısa fakat dolgun ömrünü yaşadı.” (Kırk Yıl, İstanbul 1969, sf. 408-409).

“MALUMAT’IN NEFRET VE İĞRENME BUHRANLARI”

Öte yandan, kafiyenin göz için olduğu görüşünü savunanlar, daha sonra, eski edebiyatın savunucusu Muallim Naci’nin tilmizi Abdülhamidçi Baba Tahir’in “Malumat” dergisi etrafında birleşeceklerdir. Kimdir, nereden çıkmıştır, nasıl sivrilmiş, kimden güç almıştır; “hayatını hiç kimse bilmemekle beraber ne olduğunu herkesin bildiği” Baba Tahir, Servet-i Fünun karşısında bir “Malumat” bulunmalıdır mutlak fikrine sarayı öylesine inandırmıştır ki, Sarayca da, Servet-i Fünunculara öğretmenlik yapan Namık Kemal’in kalem arkadaşı Recaizade’nin karşısında bir güç bulunmalıdır. Bu güç Baba Tahir ve “Malumat” olacak ve “Servet-i Fünun”un kısa ömrü boyunca “Edebiyat-ı Cedide”cilere yazmadığını bırakmayacaktır. “Malumat”ın sayfalarında derc edilenleri, “nefret ve iğrenme buhranları” olarak niteleyen Hâlid Ziya sözü şöyle sürdürüyor:
“Hele mecmuanın kaplarını görüyorum, bunlar renk renk şeylerdi. Ve içi dışı hep Edebiyatı Cedideye savrulan alaylar, çoklukla haincesine iftiralarla dolu idi. Bunlar nasıl yazılırdı? Bu sövüntüleri yazanların yüzü nasıl kızarmazdı?” (A.g.e, sf. 428).
Bu saldırılardan, kendisine pek az dokunulsa da, en çok etkilenen kişi, “kendisinden çok başkalarını düşünen bir huyu olduğu için arkadaşlarının başarılarıyla en çok sevinen, ne zaman onlardan güzel bir parça gelse onu önüne gelene okuyan” Tevfik Fikret’tir.

Recaizade Mahmud Ekrem, Ahmet İhsan’ın “Servet-i Fünun” dergisinde biraraya getirdiği “Edebiyat-ı Cedide”yi oluşturacak gençlerin başına, çalışmadan kazandığını düşündüğü için ayrıldığı memuriyette birikmiş maaşlarını reddeden, oysa “Servet-i Fünun”dan kazanacağı ve geçimini sağlamaya yetmeyen paraya çok büyük değer verecek olan, Tanpınar’ın “orta çapta bir küçük burjuva şairi” dediği işte bu Tevfik Fikret’i geçirir

“Orta çapta”, çünkü, gelecek bir zamanda “Sis”in, “Tarih-i Kadim”in, “Han-ı Yağma”nın, “Haluk’un Defteri”nin, “Ferda”nın ve “Tarih-i Kadim’e Zeyl”in şairi Fikret, henüz Muallim Naci ile Abdülhakhamid ve Recaizade Ekrem’in etkisinde eski ile yeni arasında gezinen gazeller ve musammatlar yazmaktan tümüyle kurtulamamış, kendi sesini bulamamıştır. Ama her yeni şiir gibi, şiirde her yeni tavır da onun yolunu açacak, adım adım, dize dize Tevfik’i Fikret yapacaktır.

ESKİ İLE YENİ ARASINDA

Recaizade bunda da etkili olur. Dahası, Fikret-Recaizade yoldaşlığının başlangıcını belki biraz da bu etkide aramak gerekir. Öğretmeni Ekrem’in “Zemzeme mukaddimesi” Fikret’i öylesine derinden sarsar ki, sonradan Servet-i Fünun’da yazdığı bir yazıda bu hakkı teslim ederek “nazımcılık” olarak değerlendirdiği bu dönem şiirlerinden vazgeçmesini sağladığını söyleme gereği duyar. Oysa o zamana kadar eski ile yeni arasında bocalayan manzumeler yazan bu şair, çok değil daha dört-beş yıl kadar önce “Mirsad” dergisinin açtığı “Sitayiş-i Hazret-i Padişahi” konulu bir şiir yarışmasına Mehmet Tevfik adıyla katılarak birincilik kazanmıştır. Şu dizeler o zamanlar 25 yaşında bulunan işte bu şairindir:
“Medâr-ı muhteşem-i iftiharımız sensin
Senin vücuduna muhtacız ey veliyy-i niam
İlelebed sana densin Halife-i âlem...”
Bir de şu dizelere bakalım:
“Bir kudreti külliye var ulvî ve münezzeh,
Kutsî ve muallâ, ona vicdanımla inandım.
Toprak vatanım, nev’i beşer milletim... İnsan
İnsan olur ancak bunu iz’anla anladım.
Şeytan da biz, cin de, ne şeytan, ne melek var;
Dünya dönecek cennete insanla inandım.” (Haluk’un Amentüsü’nden).
Evet! Yıllar sonra padişahın tahta çıkışının yıldönümlerinde evde lamba yakmayı bir yurt sevmezlik sayarak karanlıkta oturan da aynı şairdir. Bugünden bakılınca tuhaf görülse de, o günün ağır İstibdad koşullarını ve bu koşullardaki bir şairin, Fikret’in ruh halini göstermesi bakımından önemli.
Bugün oldukça aşırı bir tepki olarak değerlendirilse de, Abdülhamid’in, düzenlenen bombalı suikastten bir anlık gecikme sonucu kurtulması üzerine yazdığı “Bir Lahza-ı Teahhür” şiiri de yine bu ruhun ürünüdür. Aradaki yıllar, uzun öğrenme, kendi sesini, kendi kimliğini bularak çevresindekilerce “yaşayan bir ülkü”, “erişilmez bir erek”, “ahlak ve iyilik yayan bir peygamber”, “ümid” ve “vicdan” timsali sayıldığı, “ahlak ve medeniyet havarisi” kabul edildiği yıllardır. 1900 yılında yayımladığı “Rübab-ı Şikeste”de adından Mehmet’i atmış, Tevfik’in yanına Fikret’i koymuştur. Fransız Parnasçı şairlerinden François Coppe’dan etkilenen Fikret’in bu dönemki şiirlerinde natüralist bir yaklaşım da göze çarpar. “Hasta Çocuk”, “Nesrin”, “Verin Zavallılara” gibi bu çizgideki şiirler önce “Servet-i Fünun”da yayımlanmıştır.

MAYASINDAKİ NİTELİKLER

Servet-i Fünun’u “sanat ve edebiyat ocağı” olarak değerlendiren H. Cahit Yalçın, “Edebiyat Anıları”nda derginin başyazarı Fikret’in çalışkanlığı ve dürüstlüğü yanında arkadaşları için gösterdiği özveriden de söz etmektedir. Ağzına içki ve sigara koymayan Fikret, Servet-i Fünun’dan kazandığı maaşla zar zor geçinebilmekteyken bile, bundan şikayet etmez. Kendisinden önce de arkadaşlarının hakkını arar; Ahmet İhsan’dan haftada seksen kuruş telif ücreti sağlar ve ihtiyaca göre paylaştırır.
Öte yandan, bir yanıyla da hep çocuktur Fikret; Çocuk denecek kadar da saftır. Öfkelenir. Küser. Sol yanında kimsenin yürümesine tahammül edemeyecek denli tuhaf bir yaradılışta kıskançtır; yan yana yürüdüğü arkadaşını sağına alan Fikret’in sol yanı hep boş kalmalıdır, çünkü oradaki kalbi yalnızca, kaybettiği eşine aittir! “Tarih-i Kadim’i, “Sis”i, “Ferda”yı, hatta darülfünun marşı için “Bir Güfte”yi yazdıran tek başına estetik beğenisi, edebiyat bilgisi, hatta şairlik yeteneği değil, biraz da “maya”sında var olan işte bu nitelikleridir.
Bu yönleriyle bakıldığında, Recaizade’nin Servet-i Fünun’un başına getirdiği Fikret, dergi için adeta biçilmiş bir kaftandır. Salt edebiyat bilgisi ve yeni bir şiir yaratmak için yaptığı onca yoğun vezin ve dil araştırma ve çalışmalarıyla değil, ama bundan daha fazla kişiliğinin tüm yönleri ile ele alındığında da böyledir. Halid Ziya ile tanıştıkları sıralarda Babıâli’de istişare odasında memur olan Fikret, birçoklarının mumla aradıkları böyle bir memuriyetten hiç de memnun değildir; “hatta bir nevi sadaka kabilinden olan maaşını bile almağa bir zûl nazariyle bakar”. Oysa, öte yandan da Aşiyan’da babadan kalma yalıda oturmasına rağmen, başına geçtiği andan itibaren, derginin kendisine verebildiği cüzi maaşı hak ederek kazandığı için çok önemsemektedir:
“Bu pek küçük bir para idi elbette, fakat Fikret ona her kazançtan ziyade kıymet verirdi. Birinci defa olarak edebi hayatta emeğinin bir mukabilini almış oluyordu ve bu kazanç için bütün varlığını matbaaya vakfetti. Herkesten evvel oraya gelir, orada herkesten sonraya kadar kalırdı. Sahifelerin tertibine bakar, onları süsler, münderacatı gözden geçirir, tashihleri yapar, hülasa, mecmuanın bütün yükünü üzerine alırdı.” (Sanata Dair 3/Türk Şair ve Edipleri, İstanbul 1955, sf. 257).

FİKRET’İN ADI DUYULUR DUYULMAZ

Halid Ziya, “gençliğinin bu yıllarında onun hayatından ciddi bir şikâyette hakkı anlaşılamazdı; onu gittikçe titiz hırçın yapan şikâyet vesileleri değil, o vesileleri icad eden fıtratının tezahürleri idi” diyor. İstibdadın kol gezdiği 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında bir de yaradılışı dolayısıyla herkesten fazla yeis içindeki Fikret’in yeni bir derginin başına geçmesi, kendisi için de bu yeisten, umutsuzluk ve yalnızlık duygusundan kurtulmak demektir…
Recaizade Mahmud Ekrem Bey ve Servet-i Fünun’un sahibi Ahmet İhsan ile vardıkları mutabakata göre dergi tümüyle Tevfik Fikret’in yönetimine bırakılacak, o, etrafına istediği kimseleri toplayacak, derginin içeriğini istediği gibi biçimlendirecekti. Bu da, edebiyat dünyasının yarısından fazlasının herhangi bir çağrıya gerek kalmadan, daha Fikret’in adı duyulur duyulmaz Servet-i Fünun’a akmasına da yol açacaktı: Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem (Bolayır), Ahmed Reşid, Süleyman Nazif, Süleyman Nesib, Ahmet Hikmet (Müftüoğlu), Safveti Ziya, Hüseyin Suat, Celâl Sahir, vd…

SERVET-İ FÜNUN: BİR EDEBİYAT OKULU

Zamanın edebiyat dünyasının en önemli çekim merkezi oldu “Servet-i Fünun”. Dönemin ünlü şairlerinin pek çoğu en önemli şiirlerini “Servet-i Fünun”da yayımladılar. Fethi Naci’nin, “50 Türk Romanı”nda, “giyimi, kuşamı, yaşamı, duyguları, düşünceleri en iyi anlatılmış ‘alafranga züppe’mizdir” dediği Bihruz Bey’in yaratıcısı Recaizade Ekrem’in “Araba Sevdası” adlı bu uzun hikaye/romanı “Servet-i Fünun”da tefrika edildi. Sonradan itilafçı ve Kurtuluş Savaşı karşıtı olan dönemin yazar ve şairlerinin en tanınmışlarından Cenap Şehabettin salt şiirde değil, düzyazıdaki ustalığına da Servet-i Fünun’un 1895’ten 1901’e kadar topu topu altı yıl süren yayın hayatında ulaştı. “Eski Şeyler”i artık bir tarafa bırakan Tevfik Fikret de yeni şiirlerini Servet-i Fünun’da yayımladı. Servet-i Fünun, Halid Ziya başta olmak üzere birçok genç edebiyatçı için ustalık kazandıkları bir edebiyat okulu oldu.
Zaman geçip görüş ayrılıkları yanında belli bazı tatsızlıklar yaşandıkça Servet-i Fünun’a yüklediği umutları yavaş yavaş kaybolan Fikret, giderek daha titiz olmakta, içinde yaşadığı toplumun, hayatın haksızlıklarına git gide daha az katlanabilmektedir. Gitmek, başka yerde kendi amaçlarına uygun başka bir hayat kurmak fikri tüm benliğini sarar. Birden verdiği bir kararla Aşiyan’daki aile yalısını bırakıp eşinin babasının Rumelihisarındaki harap yalısına taşınması gibi davranışlarına alışkın olan arkadaşları edebiyatımızdaki ilk doğal yaşam tasarımı olan “Yeşil yurt” ütopyasını da olağan karşılarlar. Öyle ki, Fikret’in olağanüstü ikna gücü bu ütopyaya birçok yandaş da bulur, yer bile seçilir. Önce Manisa’da bir çiftlik tasarlanırken sonra burası bile yakın bulunur ve Hüseyin Cahit’e göre Yeni Zelanda, Halid Ziya’ya göre Seylan adası düşünülür.
Çabuk hayale kapıldığı gibi umutsuzluğa da çabuk kapılan çocuk ruhlu saf Fikret bu ütopyadan vazgeçecektir.

YENİ CEDİDİN İÇİNDEKİ CEDİD YENİ

“Edebiyat-ı Cedide/Yeni Edebiyat” yenidir, ancak, Fikret bu “yeni cedid”in içinde “en cedid yeni” olandır. Şiirde ve romanda eski edebiyatla büyük bir kopuşa öncülük eden “Servet-i Fünun”, yüzünü Batı/Fransız edebiyatına dönerek dilde, şiir, öykü ve roman konularında büyük dönüşümler yaratmıştır. Bugün bir televizyon kanalında günümüze uyarlanarak dizi film şeklinde yayınlanmakta “Aşk-ı Memnu”, Halid Ziya’nın “Edebiyat-ı Cedide” içindeyken yazdığı romanlardan biridir. O zamanın edebiyat dünyasından sahneler de içeren “Mai ve Siyah” ise yazarın bir başka romanıdır. Mehmet Rauf’un “Eylül” romanı ise edebiyatımızdaki ilk psikolojik roman sayılmaktadır.
“Edebiyat-ı Cedide”, eski edebiyattan kesin bir kopuşu gerçekleştirirken, Namık Kemal’lerin açtığı “sanat toplum içindir” çığırından çok “sanat sanat içindir” anlayışına yakın görünür. Özellikle öykü ve romanda bireyin iç dünyasına ilgi duyar. Bunun şiire yansımaları da olacaktır elbet ve şiirde de gündelik hayatta kullanılmayan pek çok sözcük yer bulmaya başlayacaktır. Bu bakımdan “Edebiyat-ı Cedide”ye erken gelmiş bir “İkinci Yeni” de diyebiliriz. İkisi de ağır siyasal baskı koşullarında doğup gelişmişlerdir. İkisi hayatı her yönüyle şiire geçirmeye çalışırken kullanımda olmayan pek çok sözcüğe, söz dizimine işlerlik kazandırmışlardır. “Edebiyat-ı Cedide”ciler farklı olarak bir de O zamanki Türkçeyi bir edebiyat dili haline getirdiler. Her ikisini de oku hedefe fırlatmak için yayın gerilme sürecine benzetebiliriz. “Edebiyat-ı Cedide” edebiyatta biriktirme yıllarıdır. Bu birikimin sonuçları da hem kendi içinden çıkanlarda hem de kendisinden sonraki edebiyatçılar kuşağında görülecektir. Asıl yapıtını “Edebiyat-ı Cedide”den sonra vermeye başlayan ve elden ele dolaşan şiirleriyle edebiyatımızın siyasal-toplumsal hayattaki dönem sözcülerinin ilklerinden olacak olan Fikret bunlardan biri ve en başındakidir. Nitekim, dergi kapanır grup dağılır, Fikret, kendi sözüne uygun davranarak “hak bildiği yolda yalnız başına” yürür. En yeni olan Fikret yeni eskinin içinde, ondan bağını koparak İstanbul üzerinden İstibdad’ı anlattığı “Sis”i yazmıştır. “Servet-i Fünun” edebiyat dergisi olmaktan çıktığında (1901) “yeni olan eski”dir. Oysa, Tanpınar’ın “Bu bir manzume değil, geniş, korkunç ve zalim bir bedduadır ki, faciadan faciaya atlayan ve yer yer hakikaten iptidai olan ıztırabı sonuna doğru payitaht sokaklarından sefil ve sergerdan dolaşan kimsesiz kadınların ve bakımsız çocukların talihine eğilmiş çok insani bir şefkate kalbolur ve onunla biter.” (Edebiyat Üzerine Makaleler, sf. 268) diye yazacağı “Sis” (1902), payitahtta elden ele dolaşmaktadır:
“Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!”

SERBEST ŞİİRİN ÖNCÜSÜ, TOPLUMCU-LAİK ŞİİRİN YARATICISI

1901’den 1908’e kadar hiçbir dergide yer almayan ama şiirleri elden ele dolaşan Fikret’in, yayımlayabilme olanağı bulabildiği şiirlerden “Sabah Olursa”, “Tarih-i Kadim”, “Doksan Beş’e Doğru” gibi şiirleri bu dönemin ürünleridir. Abdülhamit yönetiminden nefret ettikçe meşrutiyetçi İttihat ve Terakki’ye yaklaşan Fikret, büyük ümitler bağladığı 1908 Devrimi’nden sonra Hüseyin Cahit Hüseyin Kâzım ile Tanin’i kurarak yazı dünyasına geri döndü. Devrimden umutluydu. Bu nedenle “Sis”in devamı olarak “Rücu”yu ve “Millet Şarkısı”nı yazdı. Oysa kısa bir süre sonra devrimden beklediğini bulamayıp Tanin’den de kırgınlık ve kızgınlık içinde ayrılacak, günün koşullarında iyi kazanan gazeteden payına düşeni parayı ise reddedecektir.
Galatasaray Sultanisi Müdürlüğü görevini üstlenir. Onarım çalışmalarının başında bulunur, çalışmaları bizzat yürütürken patlayan 31 Mart gerici ayaklanması sırasında okulunu savunur. Ne var ki, ancak, bir yıl sürdürebildiği bu görevden de ayrılmak zorunda kalır. Artık tümüyle Aşiyan’a çekilmiştir. “Ferda”, “Haluk’un Amentüsü”, “Han-ı Yağma” gibi içlerinde iktidarı şiddetle yeren şiirleri de bu dönemde yazar.
Fikret, içerik bakımından ezilen insanlara eğilirken, biçimde de buna uygun yollar aramıştır. Eski şiirimizde aruzun bir kalıbında kullanılabilen müstezatı her kalıpta uygulamaya başlayarak, Cumhuriyet’ten sonra Nâzım Hikmet ile gelişen serbest şiirin de öncüsü olmuştur. Fikret, “Tarih-i Kadim”, “Haluk’un Amentüsü” ve daha sonra yazacağı “Tarih-i Kadim’e Zeyl” gibi şiirleriyle de toplumcu laik şiirin öncüsü oldu. “Tarih-i Kadim”, şiirini Fikret ile aynı yolda, toplum yolunda bir başka düşünceyle yapan, hatta büyük ölçüde Fikret’i izleyen Mehmet Akif ile karşılıklı söz düellosuna dönen bir tartışmaya da yol açtı. Akif Fikret’e “Zangoç” diye hücum etti, Fikret de “Tarih-i Kadim’e Zeyl”i yazarak Akif’e “Molla Sırat” yakıştırmasıyla yanıt verdi. Fikret’in bu her iki şiiri de, “Haluk’un Amentüsü” ve başka şiirleriyle birlikte şiirimizde laik düşüncelerin ilk kez bu denli cesaretle yazılmasının en özgün ve öncü örnekleridir:
“Anladım çünkü hakikat başka;
Başka yollardan varılırmış hakka.
Saydığın harikalar, mucizeler
Birer efsun-i zekâdır ki, beşer,
bi-tevakkuf açıyor sırlarını;
Mucizat ehli unutmuş yarını
Aldanan ve aldatan hep aynı, İsa, Musa
Eski bir tılısımlı yalandır, o asa
İnsanlığın böyle sapıklıkları var,
Putunu kendi yapar kendi tapar.”

UMUTSUZLUK İÇİNDE BÜYÜK UMUT ŞİİRLERİ

Fikret, 1908’den sonra yazdığı şiirlerde, kendisi ne kadar büyük bir umutsuzluk içinde olursa olsun, büyük umut şiirleri yazdı. Oğlu Haluk’un üzerinden gençliğe ve geleceğe baktı, Haluk’a seslenirken gençliğe ve geleceğe seslendi:
“Ferda senin, senin bu teceddüt, bu inkılap..
Her sey senin değil mi ki zaten? sen ey şebab,
Ey çehre-i behic-i ümid, işte makesin
Karşında: bir sema-yı seher, saf ü bi-sehab
Aguş-ı lerze-darı açık bekliyor.. şitab!
Ey fecr-i hande-zad-ı hayat, işte herkesin
Enzarı sende; sen ki hayatın ümidisin.
Alnında bir sitare-i nev, yok, bir aftab,
Afaaka doğ. önünde şu mazi-i pür-mihen
Sönsün müebbeden!..”
Kendi gerçekleştiremediği bütün ümitleri Halûk’a yükledi. Kendi gidemediği yerlere de Halûk’u yolladı:
“Ne bulursan bırakma: San’at Fen
İtimad, itina, cesaret ümid
Hepsi lâzım bu yurda, hepsi müfid
Bize bol bol ziya kucakla getir…”

NAMIK KEMAL İLE NÂZIM HİKMET ARASINDA KÖPRÜ

Yalnız yazı ve şiirleriyle değil, kişiliği ve edebi tavrıyla da edebiyatımızda az rastlanan bir kişiliğe sahip öncü Fikret, gömüldüğü umutsuzluk ve küskünlüğün tam tersine son derece umutlu ve yarınla barışık şiirler yazdı. 1914 yazında Ada’da hastalandığında gizli şekeri olduğu anlaşılmıştı.
1867’de İstanbul’da Aksaray’da doğan Fikret, 1915’te yine İstanbul’da, Aşiyan’da tasarımını kendi çizdiği ve başında bulunarak yaptırdığı bugün müze olan yalıda hayattan ayrıldığında ise izinden yürüdüğü Namık Kemal ile aynı yaştaydı.
Türkiye’nin iki büyük şairi Namık Kemal ile Nâzım Hikmet arasında bir köprü olan Fikret, şiirimizde çığır açan şiirleri yanında bütün bu saf, nahif, çocuksu, ütopik ve peygamberane nitelikleriyle de Türkiye aydınları içindeki ulaşılmaz yeri ve ağırlığını korumaktadır.
(Bu yazı, Bilim ve Ütopya dergisinin Aralık 2008 tarihli 174. sayısında yayımlanmıştır).

22 Haziran 2011 Çarşamba

İnsanı aydınlatan fasih dilin kıymeti

...“İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saadet bulur; insanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.
Sözü çok söyleme, sırasında ve az söyle; binlerce söz düğümünü bu bir sözde çöz.”...

Türkçeye emeği geçenler içinde en başta gelenlerden biri, yazdığı kitap bugün tam 941 yaşında olan Yusuf Has Hâcib’tir. 941 yıldır değerinden hiçbir şey yitirmeyen bu manzum kitap, Türklerin İslâmlaşmasından sonra yazılan ilk başyapıt olarak kabul edilir. Kutadgu Bilig’den söz ettiğimi her halde anlamışsınızdır.
Yaşamı hakkında sınırlı bilgilere sahip olduğumuz Yusuf Has Hâcib’in 1018 dolaylarında bugün Kırgızistan’da bulunan Balasagun’da doğduğunu, iyi bir eğitim gördüğünü, Arapça ve Farsça öğrendiğini biliyoruz. Hâcib, 1068’de Balasagun’da başladığı Kutadgu Bilig’i 1070’de Kaşgar’da tamamladı ve Doğu Karhanlı hükümdarı Süleyman Arslan Karahan’a (Tabgaç Buğra Han) sundu. Aydın bir devlet adamı olan Karahan, kitabı beğenerek onu en yüksek devlet görevlerinden biri sayılan, bugünkü karşılığı danışmanlık olan has haciplik görevine getirdi. O zamana kadar Balasagunlu Yusuf olarak tanınan şairin adına “Has Hâcib” sıfatı böyle eklendi.

HÜMANİST, TOPLUMBİLİMCİ VE AHLAKÇI

Kutadgu Bilig ile Yusuf Has Hâcib’in yaşamı arasında çok yakın bir ilgi de kurabiliriz. Hâcib, bir bakıma kendi geleceğini yazıyormuş gibidir. Kitaptaki kahramanlardan Ay Toldı, adaletiyle tanınan komşu ülke hükümdarının hizmetine, yazarın yaptığı gibi kendi yazdığı bir kitabı değil ama, ondan daha fazlasını, aklını sunacaktır.
Türk düşünce tarihinin ilk hümanist, toplumbilimci ve ahlakçısı sayılan şair, Kutadgu Bilig’de bilgeliği, doğruluğu, topluma ve insanlara yararlı olmayı savunmuş, kaderciliğe ve kötümserliğe karşı çıkmıştır. Aruz vezninin “feûlün/ feûlün/ feûlün/ feûl” kalıbıyla mesnevi biçiminde yazdığı Kutadgu Bilig, 6 bin 645 beyitten oluşur. Kitapta Türk-İslâm dünyasındaki ahlak görüşü ve buna bağlı devlet anlayışıyla, eski Türk toplumundan süregelen gelenek, görenek ve düşünceleri bir arada buluruz.
Bugünkü dile “Mutluluk Veren Bilgi” biçiminde çevirebileceğimiz Kutadgu Bilig, insanın mutluluğa ulaşmasının yollarını araştırır. Bilginin ve dilin değerini; iyiliği, aklı ve adaleti öven bölümlerden sonra kurgusal bir öykü çerçevesinde devlet örgütü ve işlerini konu edinir. Kitabın yapısı, sahneye konulmuş alegorik dört kişi arasında geçen bir münazaraya da benzetilebilir. Daha eski Budist ve Maniheist Uygur edebiyatı ürünlerinden, sahneye konulmak için yazılmış maitrisimitlerden de esinler taşıyan Kutadgu Bilig, sonraki yıllarda yazılacak öğüt kitaplarına da kaynaklık etmiştir. Aralarında konuşarak görüşlerini birbirlerine aktaran bu dört kişi, Türk-İslâm dünyasındaki dört ana ilkeyi temsil etmektedir: Doğruluk (Kün Togdı/Gündoğdu-hükümdar), mutluluk (Ay Toldı/Dolunay-vezir), akıl (Ögdülmiş/Öğülmüş-vezirin oğlu) ve kanaat (Odgurmış/Uyanmış-vezirin kardeşi).

BİN YILLIK ÖĞÜT

Siyasetname (Nizamülmülk) ve Pendname (Feridüddin-i Atar) gibi, ama onlardan çok önce yazılmış bir öğütler kitabı özelliği taşıyan Kutadgu Bilig’in hükümdara en önemli öğütlerinden biri dil konusundadır. Kitabın, “Dilin Meziyetini, Kusurunu, Faydasını ve Zararını Söyler” başlıklı 7. bölüm, bugünün, ağzından çıkanı kulağı duymayan, öfkeyi hitabet sanatına dahil eden, küfür ve hakaretinin bini bir para olan devlet ve hükûmet adamlarına verilmiş yaşı bin yıla yaklaşan bir öğüttür:
“Anlayış ve bilgiye tercüman olan dildir; insanı aydınlatan fasih dilin kıymetini bil!”

ŞAİR PADİŞAHLARLA SANATIN İÇİNE TÜKÜRENLER

“Kutadgu Bilig”/“Mutluluk veren bilgi”, Türklerin İslamlaşmasından sonraki ilk büyük edebiyat yapıtıdır. Kitap, Türk hükümdarlık ve devlet yönetimi geleneklerinin Arap ve Fars gelenekleriyle karşılaştırılabilecek yetkinlikte olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Belli başlı kişilerin hükümdar-Kün Togdı, vezir-Aytoldı, vezirin oğlu-Ögdülmiş ve vezirin kardeşi-Odgırmış olması, olayların ve münazaranın başlıca bu kişiler arasında geçmesi de bunu göstermektedir.
Benzer bir desteği de Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, Kaşgarlı Mahmud’a vermişti. Alparslan’dan çalışmalarını Bağdat’ta sürdürmesi teklifini alan Kaşgarlı Mahmud, Araplara Türkçe öğretmek ve Türkçenin Arapça’dan aşağı kalmayan bir dil olduğunu göstermeyi de amaçladığı, Türkçenin ilk ansiklopedik sözlüğü “Divânü Lugât’it Türk”ü Bağdat’ta yazacaktır.
Türk Devlet adamlarının geleneksel olarak sanat kültür ve edebiyata verdikleri bu desteği geriye doğru Uygur ve Köktürklere, ileriye doğru Çağatay, Selçuk ve Osmanlı devlet geleneklerine genişletebiliriz.

DİVAN SAHİBİ HÜKÜMDAR

14-15. yüzyılda yazılmış en büyük ve en hacimli divanın sahibi, kadılıktan gelen Kadı Burhaneddin, Eratna Beyliği hükümdarıydı. 14. yüzyıl şairlerinden Sultan Ahmet b. Veys, Celayirlilere mensup bir hükümdardı. Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah b. Karayusuf, Hakîkî mahlasıyla şiirler yazan bir şairdi. Akkoyunlu hükümdarı SultanYakub’da Türkçe ve Farsça şiirler yazmıştı. Çağatayca’nın bir edebiyat dili haline gelmesinde büyük emeği bulunan, hatta bu dilin kurucusu sayılan şair Ali Şir Nevai’nin en yakın destekçisi Horasan hanlarından Timur’un torunu Hüseyin Baykara idi. Baykara’nın kendisi de divan sahibi oldukça iyi bir şairdi.
Alaeddin Keykubat başta olmak üzere Anadolu Selçuklu sultanları ile beylikler dönemi hakimlerinin şairleri koruyup destekledikleri de bilinmektedir.

ŞAİR PADİŞAHLAR

Ankara Savaşı’ndan sonra Osmanlı Anadolu birliğini yeniden kuran Çelebi Mehmed, “Harname” adlı hiciv eseriyle ünlü şair Şeyhi’yi, Abdülvasi Çelebi’yi, şair Ahmedî ile Ahmedi Daî’i koruyup desteklemişti. Çelebi Mehmed’in oğlu II. Murad ise, şair olan ilk Osmanlı padişahıdır. “Muradî”, II. Murad’ın şiirlerindeki takma adıydı. Şeyhî dışında Cemâlî, Şemsî, Nakkaş Sâfî, Gelibolulu Za’ifî, İvaz Paşazâde Atâî, Hüsâmî, Hassân, Bursalı Ulvî ile Aşkî II. Murad döneminin ileri gelen şairleridir.
Osmanlı Padişahlarından birçoğunun şiir yazdığı bilinmektedir. Bunların önemli bir kısmı hassaten şairdir. II. Murad onlardan biriydi. Bir başkası, kuşkusuz en önemlilerinden biri II. Mehmed’dir. Avnî mahlasını kullanan Fatih Sultan II. Mehmed, Osmanlı padişahları içinde divan sahibi olan ilk hükümdardı. Ahmed Paşa, Adnî mahlasını kullanan Mahmud Paşa, Nişanî mahlaslı Karamanlı Mehmed Paşa, Cemalî, Aşkî, Melîhî, Karamanlı Nizâmî, Sarıca Kemal, Zeynep Hanım ile esnaf şair Hûfî Fatih döneminin önde gelen şairleridir.

CEM ŞAİRLERİ

Yine yaklaşık aynı dönemde şehzadelerin çevresinde oluşan bir edebiyat camiası da vardır. “Cem Şairleri” kendisi de şair olan Şehzade Cem’in çevresinde bulunan şairlere verilen addı. Bu şairler; Türâbî, Sirozlu Sa’dî, Haydar, Kandî, La’lî, Sehayî, Şâhîdî ile Şerifî-i Âmidî idi.
Daha “Cem Şairleri”inin vefası ile Adnî mahlasıyla şiirler yazan II. Bayezid’in çevresindeki şairlere gelemedik…

Siz bir de şu, sanatın içine tükürenlere bakın!

12 Haziran 2011 Pazar

Kazmayı derin vuran Ferhat

...Baba Evi, Avare Yıllar, Murtaza, Cemile, Bereketli Topraklar Üzerinde, Suçlu, Devlet Kuşu, Vukuat Var, Dünya Evi, El Kızı, Hanımın Çiftliği, Eskici ve Oğulları, Gurbet Kuşları, Sokakların Çocuğu, Bir Filiz Vardı, Müfettişler Müfettişi, Yalancı Dünya, Üç Kağıtçı. Bunlara, Ekmek Kavgası, Sarhoşlar, Çamaşırcının Kızı, 72. Koğuş, Grev, Arka Sokak, Kardeş Payı, Babil Kulesi, Dünyada Harp Vardı, Mahalle Kavgası, İşsiz, Önce Ekmek, İspinozlar, Küçükler ve Büyükler... Koğuş Hanımın çiftliğini dizi yapanlar, bu romanlarda toplumcu gerçekçi Orhan Kemal’e ait ne varsa tümünü kazıyıp atmışlardır...



ORHAN KEMAL, 41 YILDIR İŞÇİ SINIFININ YÜREĞİNDE GÖMÜLÜ

“Seslendi bez dokuyan basma dokuyana
- Duydunuz mu arkadaşlar,
Kim çıktı dışarı?
- Orhan Kemal.”
Böyle başlıyor Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Orhan Kemal’e Ağıt” başlıklı şiiri. Şiir, ağıt olmaktan çok bir uğurlama havasıdır aslında. Şiirin tamamındaki, uzaktan uzağa duyduğumuz uğultunun, “gök dökülürcesine kuşlar”la, “göz alabildiğine pamuklar”ın, “çuvalı on kuruşa koza ayıran çocuklar”la, “Satılmış’ın arabasındaki atlar”ın davul-zurna seslerine karışan uğultusu olduğunu, yine uzaktan uzağa duyduğumuz fısıltıdan anlarız:
“Seslendi ulu çınarın kökü uluca kavağın köküne
- Duydunuz mu kardaşlar,
Kim girdi içeri?
- Orhan Kemal.”

İŞÇİLERİN ORHAN KEMAL’E SON GÖREVİ

Bulgar Yazarlar Birliği'nin çağrısı üzerine gittiği Sofya'da, 2 Haziran 1970 günü ölen Orhan Kemal’in cenazesini 5 Haziran’da Kapıkule’den alıp İstanbul’a doğru yola çıkan şair ve yazar dostlarını, Fazıl Hüsnü’nün bu şiirini doğrulayan bir sürpriz bekliyordu Babaeski’de. Orhan Kemal’i şehrin girişinde karşılayan işçiler, yazarlarına olan son görevlerini tabutuna çiçek sunarak yerine getiriyorlardı. Çiçek buketinin üzerinde şu sözler yazılıydı: “Biz işçiler, hatıran önünde saygıyla eğiliriz”.

ÇAĞDAŞ FERHAT

“Çağdaş Ferhat’tı Orhan Kemal/Bilirdi kayalar nice sert/Yara yara geldi dişiyle tırnağiyle/En dipten en tepeye/Yiğit insan, yalın kuvvet/Ünü büyüyecek dilden dile/Kimse önleyemeyecek/Bin yıl sonra bakacaksınız/O var köylerde, kentlerde/Okullarda çocukların ezberinde/Derin vurdu kazmayı/Orhan Kemal ölmeyecek”.
Talip Apaydın ise, ölümünün ardından yazdığı şiirde bunları söylüyor “Çağdaş Ferhat” olarak nitelediği Orhan Kemal için.
“Ferhat” bir iğretileme belki, ancak, kazmayı derin vurduğu saptaması tümüyle gerçektir!

EDEBİYATIN EMEKÇİSİ

Orhan Kemal gerçekten de derin vurdu kazmayı. Bunu, eserlerinin belli başlılarını; öykü, roman ve oyunlarını şöyle bir hatırlayarak da anlayabiliriz. Orhan Kemal’in indiği derinlik de, bu derinliğin neresi olduğu da yapıtlarından belli olacaktır.
Toplumun “en alttakileri” olarak da tanımlayacağımız bu derinlikteki kesim elbette işçi sınıfıdır. Hayat öyküsünden de bildiğimiz gibi, Orhan Kemal hem ilk gençlik yıllarında Beyrut’ta ve Adana’da, hem de daha sonra bulaşıkçılık, matbaa işçiliği ve kâtiplik gibi birçok işte çalışmıştır. Adana’nın çırçır fabrikalarındaki pamuk işçilerini de, İstanbul’un Cibali Tekel Fabrikası’ndaki tütün işçilerini çok yakından, taa içlerinden tanımaktadır. Adana’dan İstanbul’a göçtükten sonra da, yaşamını 1970’teki ölümüne dek bir edebiyat emekçisi olarak sürdüren Orhan Kemal’in 1950 ve 1960’larda öykülerini satabilmek için Cağaloğlu’nda, senaryolarını satabilmek için de Yeşilçam’da çalmadık kapı bırakmadığı edebiyatımızın edebiyat tarihlerine yansımayan yanlarından sadece biridir.

ORHAN KEMAL’DEN KAZINANLAR

Orhan Kemal’e, birkaç yıldan beri uzatıla uzatıla pehlivan tefrikasına çevrilen “Hanımın Çiftliği” dizisinden bakarsak yanılırız! “Hanımın Çiftliği” ile bu romanda geçen olayların öncesi ve sonrasındaki olayları anlatan “Vukuat Var” ile “Kaçak”, Orhan Kemal’in en önemli romanları değildir. Evini geçindirmek için çok yazmak durumundaki Orhan Kemal, bazı konuları, farklı zamanlarda başka yönleriyle yeniden ele almıştır. Bu üç romanın “Hanımın Çiftliği” üst başlığı altında toplanması, yazarın ölümünden çok daha sonra, yakın zamanların işidir. “Hanımın Çiftliği”ni dizi yapanlar, bu romanlarda toplumcu gerçekçi Orhan Kemal’e ait ne varsa tümünü kazıyıp atmışlardır. Orhan Kemal’in en önemli yapıtlarından “Bereketli Topraklar Üzerinde” romanından uyarlanan filmin başına gelenler henüz belleklerdeyken reyting peşinde koşan dizi filmcilerden aslına uygun film beklemek elbette hayal olurdu.

İŞÇİ SINIFININ ROMANCISI

Orhan Kemal’in en önemli romanları, yazarın Çukurova’daki tarım işçileri ile çırçır fabrikalarını anlattığı Bereketli Topraklar Üzerinde, Murtaza ve Cemile ile İstanbul’daki Cibali Tütün Fabrikası işçileri ve çevresini anlattığı Devlet Kuşu, Gurbet Kuşları ile Müfettişler Müfettişi gibi romanlarıdır. Panait Istrati’den tatlar bulduğumuz Baba Evi, Avare Yıllar ile Dünya Evi ise, Orhan Kemal’in, yaşam öyküsel özellikler taşıyan, birbirinin devamı yine üç önemli romanıdır. Öyküleri içinde ise Ekmek Kavgası’nı, Çamaşırcının Kızı’nı, Grev’i, Kardeş Payı’nı ve İşsiz’i il akla gelenler olarak sayabiliriz. Bunların tümü de Orhan Kemal’in içinden çıkıp geldiği işçi sınıfını anlatırlar. Türkiye’de bir işçi sınıfı edebiyatından söz edilebiliyorsa, bu edebiyatta, Orhan Kemal’in öyküleri, romanları ve oyunlarıyla azımsanmayacak bir emeği ve önemli bir yeri vardır. Orhan Kemal’in 1950’lilerin sonları ile 1960’larda yazdığı işte tüm bu öykü ve romanlar, Türkiye’de işçi sınıfının durumunu tüm gerçekçiliği ile ortaya koyan yapıtlardır. Özelleştirme, taşeronlaştırma ve sendikasızlaştırma sarmalındaki günümüz işçi sınıfı, sömürünün en vahşi biçimlerini yaşarken Orhan Kemal’in bu vahşi biçimlerin yaşanmış en kaba örneklerini anlattığı öykü ve romanları okumakta, okunduysa bir kez daha okumakta yarar var.

3 Haziran 2011 Cuma

Cengiz Aytmatov Çağımızın Manas’ıydı

...10 Haziran 2008'de Almanya’nın Nürnberg kentinde hayatını kaybeden Cengiz Aytmatov, Romanlarında bir yandan modern Rus edebiyatının zengin olanaklarından yararlanırken bir yandan da Manas Destanı gibi Türk ve Kırgız dünyasının sözlü edebiyat eserlerine yaslanmıştı...


Efsaneye göre “Sarı Özek” bozkırında yaşayan “Naymanlar”ın topraklarını istilâ eden “Juan Juanlar”, esir aldıkları Nayman gençlerinin kafalarını tıraş ederek yaş deve derisi geçirirler. Kuruyarak daralmaya başlayan deri, uzamaya başlayan saçların kıl dönmesine benzer bir biçimde kurbanın kafa derisine girmesini sağlayarak korkunç acılar veren bir işkence aracına dönüşür. Kafalarına deve derisi geçirilmiş Nayman gençleri bu işkencenin sonunda ya ölürler ya da belleklerini yitirerek “Mankurt”laşırlar. Efsanenin konu ettiği Nayman Ana ise, oğlunu arayan bir Kırgız anasıdır ve onu bulduğunu sandığı bir anda, Mankurt olan oğlunun okuyla vurularak öldürülecektir.
“Gün Uzar Yüzyıl Olur”, odağında bu efsanenin yer aldığı, Kırgızistan bozkırlarından birinde, “Sarı Özek”te tekdüze bir yaşam sürdüren demiryolcu Yedigey’in, en yakın arkadaşı Kazangap’ı, vasiyeti üzerine, atalarından kalan kutsal Sarı Özek bölgesinde bir mezarlığa gömmek istemesinin öyküsüdür. Romanda geçmiş zaman ile şimdi, gerçek ile efsane iç içedir.
“Gün Uzar Yüzyıl Olur” adlı romanındaki bu efsaneyle günümüz arasında koşutluk kuran Cengiz Aytmatov, bir efsane motivi olmaktan çıkardığı “Mankurt” kavramına siyasal, ideolojik ve sosyolojik bir derinlik ve genişlik kazandırarak evrenselleştirmiştir de. Tarihsel mankurtlaşma, aslında, modern zamanlarda yaşanan mankurtlaşmanın iz düşümüdür âdeta.
Gün Uzar Yüzyıl Olur’da geçmiş ile şu an, gerçekler ile destanlar iç içedir. “Mankurt” ihanet edenin, toplumunu arkadan hançerleyenin, halkının ve ülkesinin düşmanlarının safına geçenin adı olmuştur.


ZEMİN VE BAĞLAM FARKI
“Gün Uzar Yüzyıl Olur” ya da günümüzdeki basımlarda kullanılan diğer adıyla “Gün Olur Asra Bedel” başta olmak üzere, Aytmatov’a büyük ün kazandıran romanlarının hemen hemen tümünde, bu yapıtların yazıldığı Sovyet düzenine –özellikle de Stalin dönemine- yönelik eleştiriler yanında üstü örtülü suçlamalarla kendini belli eden bir muhalif tavır her zaman var olmuştur. Ancak tüm sanat yapıtları için olduğu gibi Aytmatov’un romanları için de değişmez olan şey, yapıta anlam kazandıran gerçeğin ele alındığı bağlamdır. “Öğretmen Duyşen”den “Beyaz Gemi”ye, “Elveda Gülsarı”dan “Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek”e tüm Aytmatov roman ve öykülerinin otuz yıl önceki okunuşları sırasında oturdukları zemin ve ilişkilendirildikleri bağlam ile şimdi otuz yıl sonra oturdukları zemin ve ilişkilendirildikleri bağlam farklıdır.


OTUZ YIL ÖNCE VE OTUZ YIL SONRA
Bu zemin ve bağlam, otuz yıl sonra şimdikinden de farklı olacaktır. Otuz yıl önce Gorki ve Ehrenburg’dan sonra akla ilk gelen Sovyet yazarı olan Aytmatov, şimdi otuz yıl sonra Kırgızistan denilince ilk akla gelen kişi olmaktadır. Otuz yıl önce “Sovyet” olduğu için “tu kaka” edilen aynı yazar şimdi otuz yıl sonra “Türk dünyası”nın en büyük yazarı olarak görülmekte ve ilan edilmektedir. Otuz yıl önce Türkiye’de “sol” kütüphanenin kitapları arasında yer alan tüm bu yapıtlar, şimdi otuz yıl sonra “sağ” kütüphanenin kitapları arasında yer bulmaktadır. Aytmatov’un romanlarını otuz yıl önce yayımlayan yayınevleri ile otuz yıl sonra yayımlayan yayınevleri aynı mıdır, bu romanlar otuz yıl sonra da aynı adlarla mı yayımlanmaktadırlar sorularına verilecek tek bir cevap bile zemin ve bağlam farkını ortaya koyabilecektir. Bu otuz yıl önce otuz yıl sonra yinelemesi konuyla ilgili daha birçok ayrıntıda sürdürülebilir elbet, ancak ne var ki, yazar da, yapıtı da edebiyat tarihi içinde gündelik değerlendirmelerin ötesinde bir yer bulabildikleri ölçüde tüm zamanların üstüne çıkabilmektedirler.
Cengiz Aytmatov, şimdi olduğu gibi henüz otuz yıl önce de tüm zamanların üstüne çıkan yapıtlar verebilmiş bir yazar konumundadır. Ona bu niteliği kazandıran şey, damlada denizi, yerelde evrenseli içerebilmesi yanında, bundan daha güçlü olarak da şimdinin tuzağına düşmeden tarihselde geleceği öngörebilmiş olmasıdır. Bunu hemen hemen “Öğretmen Duyşen”den bu yana ortaya koyduğu bütün yapıtlarında görebiliriz.
Yine de “Gün Uzar Yüzyıl Olur”daki zemin ve bağlam, ele aldığı günün ve günümüzün ötelerine uzanan niteliğiyle diğer tüm romanlarından ayrılıyor. Çağımızda Manas, Cengiz Aytmatov’un kaleminde yeniden hayat bulmuştur.

CENGİZ HAN’LA YAŞIT BİLGE
Cengiz Aytmatov ve yapıtı üzerine düşünürken “otuz yıl önce otuz yıl sonra” yinelemesi yaparak “zaman ve bağlam farkı”na dikkat çekmek istemiştim. Her ikisi de birbirine göre şekillenen bu farklar yazarı değil –hem de hiç değil,- daha çok –hatta tümüyle- okuru ve yapıt üzerine yazanı ilgilendiren bir durumdur. Yazar tümüyle bunların dışındadır. Şimdi artık hayatta olmadığı için değil, daha yapıtını ortaya koyduğu anda da böyleydi bu.
Yaşadığı toplum ve coğrafyanın dışına çıktığı anlar hariç, “Öğretmen Duyşen”den “Cengiz Han’a Küsen Bulut”a, “Kassandra Damgası”na değin Cengiz Aytmatov’un ortaya koyduğu tüm yapıt, günün, içinde yaşadığı ve yazdığı şimdiki zamanın geçici olduğunun bilincinde olan, zamanlar üstü bir yazarın ortaya koyabileceği bir yapıttır. Belki zaman yerine çağ sözcüğünü seçmek, zaman sözcüğünde içerili her türlü toplumsal düzenin gelip geçiciliğini işaret etmekte daha isabetli bir tutum olacak. Gerçekten de yüzlerce-binlerce yıldır dilden dile, kulaktan kulağa, kuşaktan kuşağa aktarılan bir destan karşısında bilemediniz yüz yıl sürmüş bir toplumsal-siyasal düzenin lafı mı olur?
Daha açık söylemek gerekirse, yüzlerce-binlerce yıldır söylene-anlatıla gelen Manas’ın Saka’nın, Şu’nun içinde yetişmiş, böylelikle de Mete ile Cengiz ile Timur ya da Uluğ Bey ile Korkunç İvan ya da Lenin ile yaşıt bir bilge için Stalin ya da Kruşçev ya da tüm bir Sovyet dönemi biraz sonra “az önce” diyeceğimiz kısa bir andan başka nedir ki!

ÖNÜNDEKİ ÇUKURA DÜŞMEMEK
Aytmatov tüm bunları; kendi hayatı ve yaşadığı çağ da içinde olmak üzere, şimdiki zamanın, gündelik hayatın değil tarihin ve geleceğin önemli olduğunu daha ilk yapıtlarından başlayarak görmüştü. Bilinmeyen bir tarihte olmuş olanı hali hazırın içinde, şimdi, şu anda gerçekleşiyormuş durumunda olan bir olgu haline getirmek için de, çağdaş bir destan yaratıcısı olmak gerekir. Hem yıldızlara bakmak hem de önündeki çukura düşmemek!
“Gün Uzar Yüzyıl Olur” romanı ve onu tamamlayan “Cengiz Han’a Küsen Bulut” işte tam da bu açıdan çağdaş bir Manas olarak durmakta.
Burada değinilmesi gereken bir başka şey de, özün ta kendisi oluncaya değin bütün fazlalıklarından arındırarak yalınlaşmayı başarabilmektir. Bir başka deyişle, külü üfleyip ateşin ruhuna, köze varmaktır. Öyle ki, biz, Aytmatov’un romanlarını Türkçe çevirilerinden okumamıza karşın, bu özü –közü!- daha ilk cümlelerden itibaren ayırt edebilmekteyiz.

YAZARA VE YAPITA HAKSIZLIK
Öte yandan, Aytmatov’un romanlarını, beş altı milyon nüfuslu bir ülkenin diliyle Kırgızca değil de Rusça yazmış ve yayımlamış olması yazarın yapıtlarını vermeye başladığı çağa özgü bir durumdur. Hatta zorunluluktur bile denebilir buna. Tüm sanat ve edebiyatın Rusça yapıldığı Sovyetler ülkesinde bu dilde yazmak, Aytmatov’a oldukça geniş bir okuyucu kitlesi de kazandırmış ve yazar buradan Avrupa’ya ve dünyaya Rusça üzerinden açılabilmiştir.
Ve elbette biz de onu böyle tanıdık.
Ancak yanlış tanıdık. Otuz yıl önce sadece “Sovyetik” yönünü gördüğümüz Aytmatov’u şimdi bugün otuz yıl sonra sadece “Türk-Kırgız” yönüyle görmek Aytmatov’a ve yapıtına yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Tıpkı Nâzım Hikmet’e yapılan haksızlıkta olduğu gibi…

GERÇEĞE KARŞI GERÇEK:EFSANE
Romanlarında bir yandan modern Rus edebiyatının zengin olanaklarından yararlanırken bir yandan da Manas Destanı gibi sözlü edebiyat eserlerine yaslanan Cengiz Aytmatov, bu eşsiz zenginlikten en iyi yararlanan yazar oldu. Dayandığı bu sözlü edebiyat ve kültür, romanlarının temel dinamiğini oluşturdu. “Yüz Yüze” (1957), “Cemile” (1958), “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Deve Gözü” (1961) Aytmatov’u Sovyet edebiyat dünyasına tanıtan yapıtlar oldu. Özellikle de, Aragon’un “dünyanın en güzel aşk öykülerinden biri” dediği Cemile… 1962’de “Öğretmen Duyşen”le hem yaslanacağı kültürü netleştirmiş, hem de olgunlaşıp ustalaşmıştır. 1963’te yayımlanan “Toprak Ana” Lenin Ödülü’nü getirir. 1964’te “Elveda Gülsarı”yı yazar. “Gülsarı”nın o yılın en iyi romanı olduğu kanısı birçok eleştirmence paylaşılacaktır. 1970’te “Beyaz Gemi”yi “Askerin Oğlu” ve “Oğulla Görüşme” izler. 70’ler, Aytmatov’un geleneksel motif, efsane ve masalları ele alışının son derece inceldiği ve özgünleşip biricikleştiği yıllardır. 1973’te ilk ve tek tiyatro eseri “Fujiyama”yı Kaltay Muhammedcanov ile birlikte yazacak, büyük ilgi gören “Fujiyama” pek çok dile çevrilip sahnelenecek, sinemaya da uyarlanacaktır. Aytmatov’un sinemaya uyarlanan bir başka yapıtı da “Selvi Boylum Al Yazmalım”dır. Atıf Yılmaz’ın yönettiği film, Türkan Şoray’a Taşkent Film Festivalinde en iyi kadın oyuncu ödülü kazandırmıştır. 1977’de “Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek”, 1980’de ise, belki de Aytmatov’un en önemli romanı “Gün Uzar Yüzyıl Olur” yayımlanır. Efsaneden yola çıkan Aytmatov, “Mankurtlaşma” kavramıyla gerçeği koyar insanlığın önüne. Üstü örtülü düzen eleştirisinin, giderek üstünün açıldığını da görürüz. Uzay çağı gerçeği ile bozkır dünyası değerlerinin karşı karşıya geldiği roman, uzay çağının kazanmasıyla sona erecektir. 1986’da “Dişi Kurdun Rüyaları”nı 1990’da “Cengiz Han’a Küsen Bulut” izlese de “Gün Uzar Yüzyıl Olur”un yayımlanmasından on yıl sonra hayat efsaneyi doğrular…

KOLHOZCU, VETERİNER VE DİPLOMAT
1928’de Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e köylerden birinde doğan Aytmatov’un babası Törekul Aytmatov, 1937’de Moskova’da ihanet suçundan tutuklanarak ölüme mahkum edilmiş bir parti görevlisidir. Daha sonra yapılan araştırmada suçlu olmadığı kanaatine varılırsa da aile ancak itibarın iadesinden sonra Kırgızistan’a dönebilir. Annesi çeşitli memuriyetlerde bulunmuş, dört çocuğunu tek başına büyütmek durumunda kalmış bir kadındır. Çocuk yaşta çalışmaya başlayan Aytmatov, ondördünde kolhozun sekreteri olur, vergi memurluğu yapar. 1946’da Kazakistan’da veterinerlik okur. 1953’de veteriner çıkar. 1956-58’de Moskova’da Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne devam edecek, 1958’de Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girecektir. 59’da Sovyetler Birliği Komünist Partisi ve Yazarlar Birliği’ne kabul edilir. Literaturneya Kırgızistan dergisi editörlüğünü ile Pravda’nın Orta Asya muhabirliğini üstlenir. Daha sonra Novy Mir’in editörlüğünü yapar. 1968’de Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Aynı yıl Kırgızistan milli yazarı seçilir. Peş peşe eserler vermeye başlayan Aytmatov, 1978’de Yüksek Sovyet Prezidium’u tarafından Sosyalist İşçi Kahramanı olarak ödüllendirilmiş, 1983’te Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü ikinci kez kazanmıştır. Gorbaçov döneminde Sovyet Parlamentosu Kültür ve Ulusal Diller Komitesi Başkanlığı ile Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde bulunmuş, Sovyetler Birliği dağılmadan önce Gorbaçov’un beş danışmanından biri olmuştur. Issıg Göl Forumu’nun kurucularından Aytmatov, ayrıca Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde SSCB ve Kırgızistan büyükelçiliği yaptı.

3 Mayıs 2011 Salı

“Holoyır”

...Bir çeşit kolektif, çoksesli, senfonik şiirden söz eden şairin kitabının dijital baskıyla toplam yüz adet basılmış olması bir çelişki gibi görünüyorsa da, bana kalırsa, şiir kitabı basmayı akla zarar sayan yayınevlerinin tutumuna karşı ironik bir tavır alış anlamı da taşımaktadır...



“Modern çağ bitti. Modern sanat bitti. Şimdi postmodern bir dönemdeyiz. Bu durumun sanatı, tarihi, zamanı, kalıcı bir değeri yoktur. Postmodern yaşam ve sanat modernizmin posasıdır. Kim tarihsel ve toplumsal bütünlükle kayıtlı bir sanat yaptığını sanıyorsa yanılıyor. Hiç kimse tarihsel-toplumsal bağlam ve değerlerle sanat yaptığını kanıtlayamaz. Bütün dünya modernizmin kalıtını, kalıntısını gevip durmaktadır. Ve bunu da yüksek, çağdaş, nitelikli, orijinal sanat sanmaktadır; yanılmakta ve yanıltmaktadır.”
Bu sözler, şair Doğan Almasulu'nun “Ahıyaaaak” adlı şiir kitabının “Yeni Sanatın Öndeyileri/Holoyır Çağrısı-1” başlıklı metninden. Almasulu “Holoyır”ı “yeni yaşama karşılık gelen” sanat anlamında kavramsallaştırıyor: “Holo”, holografik bütünlük; ve yır, şiir, ezgi, söyleyiş...

ÖZ VE BİÇİM AYNI ŞEY

Almasulu'nun anlayışına göre yeni sanat oluntusaldır ve oluntuyla yapılır, şiir de ancak oluntuyla yazılabilir. Daha önce “Uykunun Atları” adlı bir şiir kitabı bulunan Doğan Almasulu, “Ahıyaaaak”da bir çağrı ve bir bildirge olarak geliştirdiği bu görüşleri “Postmodernizmin Sonu mu” adlı deneme kitabında oluşturmuştu. Bu kitapta Almasulu, öz ve biçimin –aslında- aynı şey olduğunu ileri sürüyor, modernitenin temel belirleyici kavramları olan öz ve biçim kavramlarının yeni sanat anlayışında yer alamayacağını savunuyordu.
“Yeni sanat” deyince yazarın aklında birbiri içine geçmiş iki ayrı hesaplaşma vardı. Önce modernizm ile hesaplaşmamız gerekyordu. Modernizmle hesaplaşmadan postmodernizmle hesaplaşamazdık. Bu yapılmadığı için, postmodernizme bu sol sekter yaklaşım, sonunda postmodernizmle uzlaşmayı getirmekteydi.
“Ahıyaaaak” işte bu görüşlerin imgeye bürünüp şiir diye görünmesi diye nitelenebilir.

HER HARF, HER SÖZCÜK, HER DİZE, HER İŞARET BİR GÖSTERGE

Şiire ilişkin olarak da hayli değişik, hatta yer yer uç diyebileceğimiz görüşler ortaya koyan şair, imgenin durağan, sınırları kesin çizilmiş, yalıtılmış, değişmez ve bir kez ortaya çıktıktan sonra orada kalmadığı görüşünde. Şaire göre, sanatta (burada şiirde) asıl amaç sadece imge yaratmak değil, bu yaratımın sonrasını da yaratmak, böylece bir başka oluntuya ulayarak çoğul diyebileceğimiz “oluntuşiir”e varmaktır. “Oluntuşiir”de her öğe hem kendi başına tek bir şiirdir, hem de durmadan değişen yeni bütünlüğün tamamlayıcısıdır: “Çünkü her harf, her sözcük, her dize, her işaret bir göstergedir. Her gösterge durmadan anlam üretir, her anlam yeni kökler, dallar salar, başka akıntılar oluşturur. Tekil şiirin hapsedilmiş göstergeleri çözülür, dağılır, akar, çağrışımlar saçaklanarak daha büyük bütünlüğe akar. İmge oluntusal ulamlamalarla sonsuzca sürer.” (Ahıyaaaak, sf 6.).

TEK KİŞİLİK BİLDİRGE

Ancak, bilgisayarda yazılmış taslak bir metnin sonsuzca kopyalanabilip her kopyanın üzerinde -onları da sonsuzca kopyalayabilerek- ayrı ayrı çalışma olanağı sunan sanal ortama benzetilebileceğimiz bu sonsuzca sürme durumu, Doğan Almasulu'ya göre, etken bir okuyucu profilini gerektirmektedir. Bir çeşit kolektif, çoksesli, senfonik şiirden söz eden şairin kitabının dijital baskıyla toplam yüz adet basılmış olması bir çelişki gibi görünüyorsa da, bana kalırsa, şiir kitabı basmayı akla zarar sayan yayınevlerinin tutumuna karşı ironik bir tavır alış anlamı da taşımaktadır. Bu tek kişilik bildirgenin, “Yenibütün” manifestosundan beri uzun bir zamandır şiirsel bir akıma, bir bildirgeye hasret şiirimize yeni bir soluk getirmesi bu edebiyat ortamında zor elbet.
Peki, ya sanat ve şiir konusunda bu görüşleri süren bir şairin şiirleri…
Bunu da bir sonraki yazıda ele alacağım.

25 Şubat 2011 Cuma

İlhan Arsel, Türkiye’nin aydınlanmasına ömrünü verdi

...Birçok saygın hukukçunun hocası olan Prof. Dr. İlhan Arsel, 1970’lerden bu yana pek çok kuşağın yetişmesinde etkili oldu. Atatürk’ün Bütün Eserleri Danışma Kurulu üyesi olan Arsel, Türkiye’nin aydınlanmasına unutulmaz katkılarda bulundu. Gerici ve yobaz çevrelerce “İkinci Salman Rüştü” ilan edildi, hakkında “katli caiz” fetvaları verildi. Arsel, 7 Şubat 2010 günü ABD’nin Florida eyaletinde yaşamdan ayrıldı...

KAÇ KUŞAK ONUN KİTAPLARIYLA AYDINLANDI…
“Bu satırları okumaya başlarken, elinizdeki kitabın ön kapağına lütfen bir kez daha göz atınız… Yağmur duasına çıkmış insanlarımızın bu feza çağında hâlâ doğaüstü güçlerden medet uman ve teknolojinin nimetlerinden kendi gayretleriyle yararlanacak yerde, her şey için göklere yalvaran hali sizleri düşündürecek ve kuşkusuz üzecektir. Fakat bu resmin sizi asıl rahatsız edecek olan yönü Türk kadınının kara çarşafa tıkılmış ve umacı giysilerle erkeklerin gerisine atılmış, insanlık haysiyetinden yalınmış zavallı ve acıklı duruşudur. Bir zamanlar erkeğin yanında, ona eş durumda ve saygınlığa sahip ve hükümet etmeye layık kılınan Türk kadınının, Atatürk devrimlerine rağmen, bugün yine şeriatçının pençesine düşmüş olarak bu hazin duruma itilmişliği, muhakkak ki utanç vericidir.”
7 Şubat 2010 günü aramızdan ayrılan Prof. Dr. İlhan Arsel, bu cümlelerle başlıyor “Şeriat ve Kadın” adlı çalışmasına…

KADINLARA KADINLIKLARINI SEVDİREN HOCA

İlk yayınlandığı 1987’den bugüne toplam 17 basıma ulaşan “Şeriat ve Kadın”, demek ki yaklaşık 23 yıldan bu yana ellerden düşmüyor. Kitabın 700 küsur sayfadan oluştuğu bilindiğinde “ellerden düşmüyor” yargısının boş bir yargı olmadığı anlaşılacaktır. “Şeriat ve Kadın”ın bunlardan çok daha önemli bir özelliği, belki de başlıca niteliği ve Arsel’in bu çalışmayla amaçladığına ulaştığını gösteren şey ise, “kadınlara kadın olmayı sevdirmesi”dir. Bu saptama daha birinci baskının ardından başlatılan karalama kampanyasının tozu dumanı arasından yazara ulaşan bir okuyucu mektubuna ait. Arsel’in adı adresi kendisinde saklı kadın okuru şöyle diyor mektubun sonunda: “Yazılanların doğru olduğu konusunda şüpheye düşmek de inanmak ölçüsünde bir alternatif olduğu halde, eserin yayınlanmasını engellemek ve hatta daha da ileri giderek ‘katli caizdir’ diye yazarları susturmaya (yönelmek), örtbas edilmek istenen gerçeklerin var olduğu hususundaki şüpheyi körükleyici bir davranış. Aklen dûn olan yaratıklara yaraşır bir davranış! Bana kadın olmayı sevdirdiğiniz için teşekkür ederim.” (Şeriat ve Kadın, sf 15, Kaynak Yayınları).

20’NİN ÜZERİNDE KİTAP, ONLARCA BASKI

“Şeriat ve Kadın” hakkında açılan kutsal değerlere hakaret davasının bilirkişisi de bu gerçeği görmüş olmalı ki, raporunu şu cümlelerle bitirmektedir: “Kısaca özetlediğimiz kitapta şeriatın kadınlar hakkındaki değer ölçüleri eleştirilmektedir. Kitabın İslam dinini tahkir etme gibi bir amacı olmayıp sadece kadın haklarını savunan bir görünümü mevcuttur. Bu yönden inceleme konusu kitabın TCK 175/3. maddesine aykırı bir yönü tesbit edilememiştir.”
Ancak mahkemeler bilirkişiler gibi düşünmemektedir. Bilirkişi raporlarını aleyhte raporlarmış gibi değerlendiren mahkemeler, gerici çevrelerin kampanyalarının da etkisiyle toplatma ve mahkumiyet kararları vermişlerdir. Yayınlanmış 20’nin üzerinde kitabı bulunan İlhan Arsel’in başta “Şeriat ve Kadın”, “Aydın ve Aydın” ile “Şeriattan Kıssalar” olmak üzere yayınlanan kitapları, açılan davalara, çıkarılan toplatma ve mahkumiyet kararlarına rağmen, hukuksal mücadele ile bunların da üstesinden gelmesini bilerek onlarca baskı yapmış, 1970’lerden bu yana pek çok kuşağın yetişmesinde etkili olmuş, Türkiye’nin aydınlanmasına unutulmaz katkılarda bulunmuştur.

ANAYASA YAPICISI
Ama İlhan Arsel artık aramızda değil. 1996’da yayınlanan “Şeriattan Kıssalar” adlı kitabı nedeniyle gerici yobaz çevrelerce “İkinci Salman Rüştü” ilan edilen, hakkında “katli caiz” fetvaları verilen İlhan Arsel, ABD’nin Florida eyaletinde hayata veda etti.
Aralarında 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de bulunduğu birçok saygın hukukçunun hocası olan Arsel, 1921’de İstanbul'da doğdu. 1942’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi ve İsviçre’de Cenevre Üniversitesi'nde doktora yaptı. Daha sonra Türkiye’ye dönerek Ankara Hukuk Fakültesi’nde “Anayasa Hukuku” dersleri verdi. 27 Mayıs’tan sonra yeni anayasa tasarısını hazırlamakla görevlendirilen komisyonlarda yer alan Arsel, 1966'da 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından TBMM Senatosuna “Kontenjan Senatörü” atanacaktır.
1971’de merkezi New York’ta bulunan “Inter-University Associate” kuruluşunda danışman ve araştırmacı olarak çalışan Arsel, bu kuruluşun “kronolojik yorum” esasına göre yayınladığı “Dünya Ülkeleri Anayasaları” adlı 14 ciltlik eserin “Türkiye” ve “Belçika” bölümlerini hazırlar.

KAMUYA AÇIK BİR İSTİFA MEKTUBU

1975’te ders verdiği Ankara Polis Enstitüsü’nden özgür düşünceli, ilerici görüşe sahip bazı öğrencilerin okuldan atılmasını protesto amacıyla istifa eder. 1977’de ise, Ankara Hukuk Fakültesi’nden, bu kez şeriatçı zihniyetin tehlikeli sekilde güçlenmesine karşı öğretim üyelerini suskun kalmakla eleştirecek ve nedenlerini daha sonra açıklayacağını belirterek istifa edecektir. Oysa, istifasının nedenlerini fakülte kurullarına değil, kamuya açıklar. 23 Aralık 1976’da Cumhuriyet gazetesinde yayınladığı mektubunda, istifasının kişisel nedenlerin üstünde, üniversite sorunları düzeyinde ve toplumu ilgilendiren nitelikler taşıdığını belirtecek, bu nedenleri var eden ortam ve zihniyetin mutlaka ele alınması, eleştirilmesi ve tartışılması gerektiği kanısında olduğunu vurgulayacaktır.
Mektup şöyle sürer:
“Bana öyle geliyor ki, biz öğretim üyeleri, içimizde kuşkusuz pek iyilerimiz bulunmakla beraber, çoğumuz yetersiz ve bilgisiz; dahası Ortaçağ üniversitelerinde hademelik yapamayacak kertede kimseleriz. Dar görüşlülüğümüz ve tutuculuğumuz her türlü tanımlamanın dışında kalır. Bizler çağdaş anlamda bir üniversite öğrencisi yetiştirecek olgunluktan çok uzağız. Yetiştirdiğimiz insanların ne kerte düşük bilgilerle ve zihniyetle bu toplumun başına bela olduğunu hemen her gün görmekteyiz.”

GERÇEK AYDIN VE “AYDIN ACUBESİ”

Üniversiteden istifa ettikten sonra araştırma ve incelemelerini anayasa hukukundan çok teoloji alanında yoğunlaştıran, yaşamını ve çalışmalarını ABD’de sürdürmeye başlayan Arsel, gericilik ve bağnazlıkla olduğu kadar “aydın acubesi”yle de uğraştı. İlhan Arsel’e göre aydın, “ulusları aydınlığa çıkaran ya da karanlıkta tutan güç”tür. Bağnazlığa, gericiliğe ve yobazlığa karşı savaşmak gerçek aydının en büyük görevidir. Gerçek aydın, insanlığın ıstırapları karşısında susmayı suç, her türlü yalana karşı savaşmayı ise kutsal bir görev sayar. Gerçek aydının görevi “atalet ve betaeti kabullenmiş, tüm benliğiyle batıl itikadler bataklığına gömülmüş bağnaz yığınlar çoğunluğunun ilkel din inanışlarına, ilkel geleneklerine ve ilkel yaşamlarına karşı savaşmaktır”. Gerçek aydın, toplumun geriliklerini hiç çekinmeden haykırır, toplumu bu ilkelliklerde bırakanlarla savaşır, bunu yaparken de tek başına kalmayı göze alır. İlhan Arsel gerçek aydındı, Türkiye’nin aydınlanmasına ömrünü verdi.
Anayasa hukuku ve teoloji alanında çok sayıda çalışması bulunan Arsel’in pek çoğu Kaynak Yayınlarınca basılan yapıtları şunlar:
Anayasa Hukuku'nun Genel Esasları, Civil Litigation in Turkey (Türk-Amerikan Usul Hukuku Kıyaslaması), Türk Anayasa Hukuku, Amerikan Anayasası ve Federal Yüksek Mahkeme, Müslümanlık Sınavı, İslam'a Göre Diğer Dinler, Muhammed'e Göre Muhammed, Kur'an'ın Eleştirisi, Kur'an'daki Kitaplılar, Tevrat ve Incil'in Eleştirisi, Şeriat ve Kölelik, Şeriat'tan Kıssalar I-II, Aydın ve Aydın, Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları Din Adamları, Şeriat ve Kadın, Arap Milliyetçiliği ve Türkler, Biz Profesörler, Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına.

30 Ocak 2011 Pazar

“Tutunamayanlar”ın Abdülhamit rüyası

...“Tutunamayanlar”ı yanlış okumanın sonucu bütün bunlar… Günümüzün yaşayan gerçek “Selim Işık”ı ya da “tutunamayanlar familyası”nın tiwetter ya da facebook aydını; Oğuz Atay’ın, Selim Işık’ın hiçbir şeye tutunamamasını kapsamlı bir aydın eleştirisi olarak ele aldığını, Abdülhamit kadar (toplumsal siyasal düzen), Dilazer’i de (aydın) eleştirdiğini, toplumsal-siyasal düzenin kendisi kadar (Abdülhamit), aydını da (Dilazer) suçladığını görmedikçe, 12 Eylül düzeni ve onun zulmünden -şimdilerde kurulmakta olan yeni bir düzen ve onun zulmünden- karşı koymak yerine kaçmaktan -çünkü Turgut’un rüyası çoktan gerçek olacak-kaça kaça facebook’ta bile yer yer bulamayacaktır kendine...

BAŞKA BİR GÖZLE OKUYUNCA…

“Turgut, o gece, daha sonraları her hatırlayışında ürperdiği ve ‘Abdülhamit Rüyası’ adını verdiği bir kâbus gördü. Sabaha karşı rüyanın dehşetiyle birdenbire uyandı.
“Rüyasında, rüyanın hemen başlarında padişah Sultan Abdülhamit’i gördü. Koyu kırmızı büyük bir salonda, bir divanın üstüne, Sultan Abdülhamit, elbiseleriyle uzanmıştı. Başında kırmızı bir fes, parlak siyah redingotunun üstünde de ucuna bir nişan asılmış kalın ve sarı bir kurdele vardı. Divanda ipekli bir örtü Sultan’ın hemen yanı başında duruyordu. Abdülhamit bu örtüye yer yer sarınmıştı. Tıpkı anlatıldığı gibi ufak tefek, koca burunlu ve kara sakallıydı. Turgut, Sultan’a bu kadar yakın olmaktan biraz mahcup ve ürkek, konuşmadan Abdülhamit’i seyrediyor, bir yandan da kendine cesaret vermeye çalışıyordu: ben Cumhuriyet çocuğuyum, ben Cumhuriyet çocuğuyum. Bir ilkokul öğrencisi gibi hissediyordu kendini: neden korkacakmışım Abdülhamit’ten? Fakat, hiç konuşmayan bu küçük adamda ürkütücü bir otorite vardı. Başıyla Turgut’a işaret etti. Turgut da divanın yanındaki sandalyeye oturdu. Abdülhamit’i şimdi çok yakından görüyordu. İkisi de susuyordu. Birden, Sultanın sarıldığı örtüler kımıldadı, ipek kumaşın arasından, Turgut’un o ana kadar fark etmediği bir adamın başı ve kolları dışarıya çıktı.” (Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, 46. baskı, 2010 İstanbul, sf. 82-83).

RÜYADA ABDÜLHAMİT VARSA…

1970 yılında TRT’nin roman ödülünü aldıktan yıllar sonra yayımlanma olanağı bulan Tutunamayanlar’ın özellikle 1970 ve 80’den sonra yetişen kuşakları bu denli çok ve yoğun etkilemesinin ipuçlarından birini verir romanda, romanın baş kişilerinden Turgut Özben’in gördüğü bu rüya.
Rüyanın devamında, Abdülhamit ile ipek örtülerin arasında, onun hükmü ve bağışlaması altında ona sevgisini göstererek divanın ortasında kendisi için yapılmış bir oyukta durmadan bir yılan gibi kıvranarak yaşayan adam, Dilazer, var olan toplumsal-siyasal düzen/Cumhuriyet ve onun geleceği hakkında bugünlerde son derece güncel ve yakıcı olan bir saptamada bulunurlar. Cumhuriyet yönetimi altında geçen bir romanda, kahramanın gördüğü rüyada Abdülhamit varsa, bir geriye dönüş kuşkusu ve korkusu, yeni bir baskıcı toplumsal düzen sorunsalı da var demektir.
Turgut birdenbire sorar:
“Yaptığımız devrimlerin aslı yok mu dersiniz?”
Abdülhamit: “Bana kalırsa yok”…

ABDÜLHAMİT AYDINI: DİLAZER

“Ayaklarını altına topladı, bir eliyle siyah mesini tutarak sözlerine devam etti: ‘Ben, bütün olacakları evvelden görmüştüm. Benimle başa çıkamayacağınızı biliyordum. Ben ve Dilazer, sizin yenemeyeceğiniz kuvvetlerdik. Hele Dilazer! Çok marifetlidir: istediğin kılığa girer.’ Dilazer, siyah mesin altından başını çıkardı: ‘Girerim’. ‘Sizin hatanız buradaydı: Dilazer’in yerine koyacak adamınız yoktu.’ Dilazer, Turgut’un sandalyesinin yanında göründü, Turgut irkildi. Yılan adam sırıtarak: ‘Adamınız yoktu’ dedi ve gene kayboldu.” (Sf. 84).
Cumhuriyet yönetimi altında, onun verdiği tarih bilgisi, dünya görüşü ve kültürle yetişmiş Turgut buna elbette şiddetle itiraz edecektir: “Cumhuriyet, bu duruma bu kadar kayıtsız kalamaz. Bunlara göz yumamaz!”

MUSTAFA KEMAL: “GÜCÜM YETMİYOR”

Rüya bu elbet ama, rüyaların gerçeklerle ilgisi olduğu da bir gerçekse Cumhuriyet’in de konuşması gerekir ve nitekim, rüyanın bundan sonrasında sahneye Mustafa Kemal çıkar. Ancak bu çok yaşlı, çok yorgun, takatsiz bir Mustafa Kemal’dir:
Turgut, “Yerinden kalkmaya çalışarak Abdülhamit’e doğru uzattı ellerini. Oda kararmıştı, divanı göremiyordu artık. ‘Üçüncü Cumhuriyeti de kurduğum halde bunlara neden mi engel olmuyorum?’ Duyduğu bu yeni sese çevirdi başını. ‘Gücüm yetmiyor,” dedi ses. Oda biraz aydınlandı: Turgut’un karşısında Mustafa Kemal duruyordu. Onu resimlerinden tanıyan biri için kim olduğunu anlamak çok güçtü; fakat Turgut tanıdı. Mustafa Kemal çok şişmanlamıştı. Saçlarının hemen hepsi dökülmüş, sırtı kamburlaşmıştı. Sesi yorgun çıkıyor, konuşurken dudaklarının arasından altın dişleri görünüyordu. Buruşuk yüzü beyaz kıllarla kaplıydı. Eski bir robdöşambr giymişti.
“Turgut bütün gücünü toplayarak konuşmaya çalıştı: ‘Nasıl olur? Siz idare etmiyor musunuz? Nasıl engel olamazsınız?’ Mustafa Kemal, çaresizliğini gösteren bir hareket yaptı. Turgut, ona doğru ilerlerken uyandı.” (a.y.)

“ABDÜLHAMİT RÜYASI”NIN ÖNEMİ

Eskimezlik kazanmış birçok roman gibi “Tutunamayanlar” da, farklı dönemlerde o döneme uygun, o dönemle yakından ilgili yanları öne çıkarılarak yeniden okunuşlar taşıyan bir başyapıt durumunda. “Tutunamayanlar” denilince hemen akla Oğuz Atay’ın Oğuz Atay denilince de “Tutunamayanlar”ın gelmesi bu nedenle. “Tutunamayanlar” demek, büyük ölçüde, hatta bütünüyle “tutunamayanlar”ın (“disconnectus erectus”) “prensi”, giderek de “İsa”sı Selim Işık demek olduğuna göre, bunu, kuşkusuz romanın baş kişisi Selim Işık için de yineleyeceğiz demektir.
İlk yayımlandığı 70’lerde başka bir gözle ve başka türlü okunan kitap, 80’lerde başka bir gözle ve başka türlü okundu. 90’larda, 80’lerdeki bu okunuş biçimini pek az değiştirerek sürdürmekle birlikte, 80’lerin karanlığında yolunu kaybedenlere -tıpkı Selim Işık’ın kendine oluşturduğu gibi- sığınabilecekleri, içinde yaşayabilecekleri bir “in”, bir kaçış olanağı sağlayan roman, günümüzde çok daha başka bir gözle ve çok daha başka türlü okumalara da açıktır.

KÜÇÜK BURJUVA AYDIN ELEŞTİRİSİNDE UÇ NOKTALAR

Bu okumalardan birinden yola çıkacak okur, aynı gözle okuduğunda romanda kapsamlı bir cumhuriyet eleştirisi bulabilecektir. Romanda özellikle Selim Işık’ın yazdığı metinler ile (bkz. “Ne yapmalı”) “Süleyman Kargı’nın Açıklamaları” başlığı altında Süleyman Kargı’nın ağzından Selim Işık’ın yazdığı metinlerde bu yaklaşım fazlasıyla vardır. Tutunamayanların bu tür okuyucusu, kitabı, romana “ikinci cumhuriyetçi” –hatta “üçüncü cumhuriyetçi”, Turgut’un gördüğü rüyada bu ibare de vardır- bir anlam vermeye kadar götürebilecektir.

Bir başka okuma biçimi ise, romanı doğru yere oturtarak buradan olumlu bir cumhuriyet eleştirisi çıkarmaktır. Roman bunu, hem Selim Işık’ın hem Turgut Özben’in gözünden alaycı bir anlatımla yapmaktadır aslında. Selim Işık’ın yazdığı metinlerle yine Selim Işık’ın Süleyman Kargı’nın ağzından “Süleyman Kargı’nın Açıklamaları” başlığı altında yazdığı metinlerde bu gözü görmek mümkündür. Bu metinlerde alaycı bir dil, tarih ve kültür eleştirisi vardır. Turgut’un Ankara’da iş takibi günlerinin anlatıldığı İkinci Bölüm 9. fasılda Metin’le geçirdiği Dostoyevski romanlarını anıştıran sahnelerin yaşandığı gecede olanlar –örn. pavyonda dans, genelevde kumar,- küçük burjuva aydın eleştirisinde romanın yazıldığı zamanlar için oldukça uç sayılabilecek eleştiriler içermektedir. 10. fasılda Turgut’un devlet dairesindeki dosya savaşı ise devlet bürokrasi eleştirisinde kara mizahın doruklarıdır.

TUTUNAMAYANLARIN ÇIKMAZI

Doğu ile Batı arasındaki büyük parantezin içinden özgürlüğe çıkmak istedikçe, parantezin bir tarafından öbür tarafına kayan aydının ideolojik-siyasal ve kültürel çıkmazını irdeleyen roman, iki kahramanından birini, Selim Işık’ı ölüme, diğeri, Turgut Özben’i imi timi bellisiz olmaya yollarken çıkış yolunu kendisi de bilmemektedir. (Kısacık yaşamı ve yaşadığı yılların Türkiye’si düşünülürse aslında Oğuz Atay’ın da kafası karışıktır.) Romanın en önemli çıkmazı, ama öte yandan da “Tutunamayanlar”a asıl anlamını veren şey budur. Tutunamayanlar tutunacak bir şey bulamadıkları için alaycı, kinik ve neredeyse her şeye karşı inançsız ve hatta kaygan “disconnectus erectus”turlar.
Peki, gerçekte “tutunacak” hiçbir şey yok mudur?
Vardır!
Ama aydın, inanıp kendi kendisini tutamak yapmadıkça yoktur!

Turgut’un, 724 sayfalık romanın henüz başlarında gördüğü “Abdülhamit Rüyası” –aslında kâbusu demeliyiz- roman için işte bu açıdan, aydının içinde bulunduğu parantezden çıkabilmesi açısından önemli. Laik, demokratik cumhuriyete “inanan” aydının Abdülhamit korkusunun altında aslında tam da bu vardır: Hiçbir şeye tam olarak inanmamak!

DÜZENİN VE AYDININ KAYGANLIĞI

70’lerde ve 80’lerde okunduğunda anlamı ve önemi görülmeyen/anlaşılmayan bu rüyanın tüm romanla, romanın dünyası ve kişileriyle (Selim Işık ve Turgut Özben başta gelmek üzere) ilgisi, onların, içinde yaşadıkları toplumsal-siyasal düzende kapladıkları toplumsal-siyasal hacimle ilgili. Ki bunlara, tarihsel, kültürel, ahlaki, tinsel, bedensel ve hatta cinsel birçok boyut da ekleyebiliriz.
Uluorta yapılan tüm post-modernist değerlendirmelerin tersine böyle biçimsel kimi öğeler taşımakla birlikte modernist bir roman olan ve Türk romanı içinde kendisine seçkin bir yer edinen “Tutunamayanlar”ın 70’lerden bu yana yetişen aydın kuşaklarını bu denli derinden etkilemesinin altında, Oğuz Atay’ın romancı dehasının yarattığı Selim Işık ile onun adeta tilmizi sayılabilen Turgut Özben’in “tutunamama” kavramı çevresinde oluşturulan kişilikleri, yaşamları ve trajedilerinin yanı sıra, Türkiye’nin son 40-50 yılda yaşadığı toplumsal-siyasal ve elbet daha bir sürü sel-sal alt üst oluşların etkisini de aramak gerekir. Üstelik biz bu yarım yüzyılın içine, tarihi 1840’ların 50’lerin Türkiye’sine kadar çekerek, daha en az bir yüz yıl yerleştirebiliriz. Selim Işık’ın sevdiği kadın dahil hiçbir kimseye (akraba, arkadaş, dost) ve hiçbir şeye (ideoloji, eylem, örgüt) tutunamaması/bağlanamaması en az kendi kayganlığı kadar toplumsal-siyasal düzenin kayganlığı ile de ilgilidir.

FACEBOOK AYDINI YA DA KAÇA KAÇA KAÇMAKTAN…

Romandan ve Selim Işık’tan çok etkilenen, kendisini ona benzeten ve ona benzemeye çalışan, ona öykünerek, onun gibi yazılar yazan onlarca, belki yüzlerce aydın, kendi kayganlıkları kadar toplumsal-siyasal düzenin kayganlıklarının da kurbanı durumundadırlar ve “Tutunamayanlar”ı yanlış okumanın sonucu bütün bunlar…
Romanın dünyasından gerçeğin dünyasına geçerek söylersek; günümüzün yaşayan gerçek “Selim Işık”ı ya da “tutunamayanlar familyası”nın facebook aydını; Oğuz Atay’ın, Selim Işık’ın hiçbir şeye tutunamamasını kapsamlı bir aydın eleştirisi olarak ele aldığını, Abdülhamit kadar (toplumsal siyasal düzen), Dilazer’i de (aydın) eleştirdiğini, toplumsal-siyasal düzenin kendisi kadar (Abdülhamit), aydını da (Dilazer) suçladığını görmedikçe, 12 Eylül düzeni ve onun zulmünden -şimdilerde kurulmakta olan yeni bir düzen ve onun zulmünden- karşı koymak yerine kaçmaktan -çünkü Turgut’un rüyası çoktan gerçek olacak-kaça kaça facebook’ta bile yer yer bulamayacaktır kendisine. (Aralık 2010).

23 Ocak 2011 Pazar

Aydın Rüyası

...“Tutunamayanlar”daki “Abdülhamit rüyası”, romanın kendisi gibi çok çeşitli okumalara açıktır. Bunu “Roman Kahramanları”nda belli ölçülerde yapmaya çalıştım. Burada yapmak istediğim, konuyu, toplumsal siyasal düzenle olan çelişkilerinin derinliği ve şiddeti oranında, aydınların gördüğü bu tür rüyalara getirmek...

“Roman Kahramanları” adlı üç aylık edebiyat dergisinin Ocak-Mart 2011 tarihli 5. sayısının dosya konularından biri Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” adlı romanının kahramanı “Selim Işık” idi. Derginin bu sayısında konuyla ilgili benim de “Tutunamayanlar’ın Abdülhamit rüyası” başlıklı bir yazım var.
1970 yılında TRT’nin roman ödülünü aldıktan yıllar sonra yayımlanma olanağı bulan Tutunamayanlar’ın daha başlarında, romanın ikinci kahramanı Turgut Özben’in, vaktiyle en yakın arkadaşı, kadim bir dostu olan Selim Işık’ın intihar ettiğini öğrendiği gün gördüğü bir rüyadır bu. Üniversite yıllarında bir içtikleri su ayrı giden bu iki arkadaş, Turgut’un bir “limonata pasta komparsita” düğünüyle evlenip düzene dahil olmasıyla birlikte giderek uzaklaşmışlardır. Selim’in intihar haberiyle sarsılan Turgut, yakın arkadaş oldukları günleri düşünür, o günlerde birlikte kaleme aldıkları notları bulup okur, Selim ve Selim’in intiharı, kendisi, toplum ve sürüp gitmekte olan aile hayatı üzerine kafa yorar.
Turgut, o gece, daha sonraları her hatırlayışında ürpereceği ve ‘Abdülhamit Rüyası’ adını vereceği şu kâbusu görür:

“KİM KORKAR ABDÜLHAMİT’TEN”

“Koyu kırmızı büyük bir salonda, bir divanın üstüne, Sultan Abdülhamit, elbiseleriyle uzanmıştı. Başında kırmızı bir fes, parlak siyah redingotunun üstünde de ucuna bir nişan asılmış kalın ve sarı bir kurdele vardı. Divanda ipekli bir örtü Sultan’ın hemen yanı başında duruyordu. Abdülhamit bu örtüye yer yer sarınmıştı. Tıpkı anlatıldığı gibi ufak tefek, koca burunlu ve kara sakallıydı. Turgut, Sultan’a bu kadar yakın olmaktan biraz mahcup ve ürkek, konuşmadan Abdülhamit’i seyrediyor, bir yandan da kendine cesaret vermeye çalışıyordu: ben Cumhuriyet çocuğuyum, ben Cumhuriyet çocuğuyum. Bir ilkokul öğrencisi gibi hissediyordu kendini: neden korkacakmışım Abdülhamit’ten? Fakat, hiç konuşmayan bu küçük adamda ürkütücü bir otorite vardı. Başıyla Turgut’a işaret etti. Turgut da divanın yanındaki sandalyeye oturdu. Abdülhamit’i şimdi çok yakından görüyordu. İkisi de susuyordu. Birden, Sultanın sarıldığı örtüler kımıldadı, ipek kumaşın arasından, Turgut’un o ana kadar fark etmediği bir adamın başı ve kolları dışarıya çıktı.” (Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, 46. baskı, 2010 İstanbul, sf. 82-83).

DİLAZER: TAM BİR DÜZEN AYDINI TİPİ

Abdülhamit rüyasında Turgut’a, “yaptığımız devrimlerin aslı” olmadığını söyler. “Ben, bütün olacakları evvelden görmüştüm. Benimle başa çıkamayacağınızı biliyordum” der. Devamı şöyle: “ ‘Ben ve Dilazer, sizin yenemeyeceğiniz kuvvetlerdik. Hele Dilazer! Çok marifetlidir: istediğin kılığa girer.’ Dilazer, siyah mesin altından başını çıkardı: ‘Girerim’. ‘Sizin hatanız buradaydı: Dilazer’in yerine koyacak adamınız yoktu.’ Dilazer, Turgut’un sandalyesinin yanında göründü, Turgut irkildi. Yılan adam sırıtarak: ‘Adamınız yoktu’ dedi ve gene kayboldu.” (Sf. 84).
Abdülhamit ile ipek örtülerin arasında, onun hükmü ve bağışlaması altında ona sevgisini göstererek divanın ortasında kendisi için yapılmış bir oyukta kılıktan kılığa giren bir yılan gibi kıvranarak yaşayan Dilazer, tam bir düzen aydınını simgelemektedir.

MUSTAFA KEMAL’İN ÇARESİZLİĞİ

Turgut’un rüyasında Mustafa Kemal de var! Onu resimlerinden tanıyan biri için kim olduğunu anlamanın çok güç olduğu bir Mustafa Kemal’dir bu. Çok şişmanlamış, saçlarının hemen hepsi dökülmüş, sırtı kamburlaşmış, sesi yorgun çıkan, konuşurken dudaklarının arasından altın dişleri görünen, buruşuk yüzü beyaz kıllarla kaplı Mustafa Kemal, eski bir robdöşambr giymiştir.
Ancak Turgut yine de tanıyacaktır.
“‘Üçüncü Cumhuriyeti de kurduğum halde bunlara neden mi engel olmuyorum?’ Duyduğu bu yeni sese çevirdi başını. ‘Gücüm yetmiyor,” dedi ses. Oda biraz aydınlandı: Turgut’un karşısında Mustafa Kemal duruyordu.
“Turgut bütün gücünü toplayarak konuşmaya çalıştı: ‘Nasıl olur? Siz idare etmiyor musunuz? Nasıl engel olamazsınız?’ Mustafa Kemal, çaresizliğini gösteren bir hareket yaptı. Turgut, ona doğru ilerlerken uyandı.” (a.y.)

BİR BAŞKA İSTİBDAT
Oğuz Atay’ın Turgut Özben’e rüyasında Abdülhamit’i gördürmesi rasgele yapılmış bir seçimin sonucu değil. Abdülhamit ve istibdadı, Türkiye’nin kaç kuşak aydınının hayatını karartmış, birçoğunun menfalarda yitip gitmesine neden olmuş, etkisi, 1970’te tamamlanan “Tutunamayanlar”a bir rüya biçiminde yansıyıncaya kadar daha on yıllarca sürmüştür. Bu etki bugün de başka biçimler altında devam etmektedir. Çünkü, bugün bir başka istibdat söz konusudur.
Ve… Toplumsal siyasal düzenle olan çelişkilerinin derinliği ve şiddeti oranında, Türkiye’de aydınlar, bu tür rüyaları hep görürler. Böyle rüyaların görülme sıklığının, düzenin uyguladığı şiddetin oranına bağlı olarak arttığı kanısındayım. Buradan yola çıkarak 12 Mart ve 12 Eylül ile günümüzdeki aydın rüyalarının çok daha yoğun, çok daha sık ve çok daha çeşitli olduğunu ve olacağını ileri sürebiliriz. Başlı başına bir araştırma konusu olan “aydın rüyaları” ile ilgili olarak Türkiye’de ruhbilimcilerin neler yaptığını da bakmak gerekir diye düşünüyorum. Bu konu başlığı altında bir aydın soruşturması yapılsa, çıkacak sonuçlar, görülen rüyaların çeşitliliği, siyasal düzenin baskısının aydınların iç dünyalarına ne oranda ve nasıl yansıdığını da gösterecek, aydınlarımızı daha yakından, daha bir içerden tanımamızı sağlayacaktır.