28 Kasım 2010 Pazar

Harput’un yanan sesi

... Ona “Harput’un Sesi” diyenler de vardı.
Yaşlı kuşaklardan türküseverler, “Harput Divanı/Ben Şehid-i Badeyem”, “Gam Zedeler”, “Ah Hele Zalım” “Ey Firak-i Leb-i Canan”, “Sinemde Bir Tutuşmuş Yanmış Ocağ Olaydı”, “Iğiki’nin Dört Etrafı Bahçalar” “Geldi Geçti”,“Kar mı Yağmış Şu Harputun Başına”, “Yara Benden”, “Uyan Yar”, “Bu Dere Baştan Başa”, “Yüksek Minarede Kandiller Yanar”, “Bir Şuh-i Sitemkâr Yine Saldı Beni Derde”, “Bu Dere Buz Bağlamış”, “Oy Akşamlar, Akşamlar”, “Mendilim İşle Yolla”, “Meteristen İneydim” gibi birçok gazel, hoyrat, maya, divan, müstezat ve türküyü onun şimdi çoktan artık plaklarda kalmış bulunan sesinden dinledi...



“Ahçiği yolladım urum eline
Eser bad-ı saba zülfün teline
Gel seni götürem İslam eline
Serimi sevdaya salan o Ahçik”

İlk dörtlüğünü aktardığım bu türkü, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Harput’ta bir Türk genci (Mustafa) ile Ermeni kızı (Ahçik) arasındaki aşkı anlatıyor. Harput’ta hemen herkesin bildiği türkü, türküye konu olaylardan yaklaşık seksen yıl sonra Erkan Oğur’un yorumuyla Harput ve Elazığ’ın sınırlarını aşarak Türkiye çapında geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı. Öyle ki, Elazığlı gazeteci Yücel Çakmak’ın yazdığı, bu aşk hikâyesini yaşandığı yılların toplumsal siyasal havası içinde anlatan bir de roman var: “Ahçik”.
Bunlar, türküyü dinleyen hemen herkesin bildiği şeyler…
Herkesin bilmediği, TRT repertuvarına 1984 yılında 2574 sıra numarasıyla kaydedilen bu türkünün, birçok Elazığ-Harput türküsü gibi, yeni kuşaklara ulaştıran kaynak kişisi!


“HARPUT’UN SESİ”

Ona “Harput’un Sesi” diyenler de vardı.
Yaşlı kuşaklardan türküseverler, “Harput Divanı/Ben Şehid-i Badeyem”, “Gam Zedeler”, “Ah Hele Zalım Dolan Gözler” “Ey Firak-i Leb-i Canan”, “Merhem Koyup Onarma”, “Sinemde Bir Tutuşmuş Yanmış Ocağ Olaydı”, “Iğiki’nin Dört Etrafı Bahçalar” “Geldi Geçti”,“Kar mı Yağmış Şu Harputun Başına”, “Yara Benden”, “Uyan Yar”, “Bu Dere Baştan Başa”, “Yüksek Minarede Kandiller Yanar”, “Bir Şuh-i Sitemkâr Yine Saldı Beni Derde”, “Bu Dere Buz Bağlamış”, “Oy Akşamlar, Akşamlar”, “Mendilim İşle Yolla”, “Meteristen İneydim” gibi birçok gazel, hoyrat, maya, divan, müstezat ve türküyü onun şimdi çoktan artık plaklarda kalmış bulunan sesinden dinledi.
Onu geçtiğimiz günlerde kaybettik. Elektrik sobasından tutuşan koltuğunda otururken yanarak öldü.
O, Elazığ-Harput müziğinde zamanın en iyi yorumcusu ve kaynak kişisi Enver Demirbağ idi.

AĞIZDAN AĞIZA-KULAKTAN KULAĞA

Enver Demirbağ, 1935 yılında Elazığ’ın Palu ilçesinde doğdu. Müziğe çocuk yaşta başladı. O yıllarda Doğu Anadolu şehirlerinde müzikle uğraşanların çoğunun hafızlıktan gelme kimseler oldukları hatırlanacak olursa, Enver Demirbağ’ın yetiştiği müzikal çevre de anlaşılacaktır. Enver Demirbağ da, müziğe, ilk derslerini Köğenkli Hafız Mustafa Süer’den alarak başladı. Elazığ-Harput müziği ve makamlarını, o zamanlar bu müzik ve makamların en iyi icracılarından biri olan Hafız Osman Öge’den usta-çırak ilişkisi içinde öğrenerek sürdüren Enver Demirbağ, giderek bu müziğin en iyi temsilcilerinden biri durumuna geldi ve kendisinden sonraki nesile de yine aynı geleneksel usûllerle, “ağızdan ağıza-kulaktan kulağa” aktardı. Halk müziği bağlama sanatçısı, araştırmacı ve derlemeci İhsan Öztürk, Elazığ-Harput müziğinin yeni nesil bazı icrâcılarında, Enver Demirbağ’ın nağmeleri ve tavrını, hatta bazı nağmelerdeki detonelerini dahi görmenin mümkün olduğunu söylemektedir: “Zaten bu müzik icrasındaki başarının ölçüsü de; yapılan nağmelerin bir önceki kuşağın yaptığı nağmelere ne kadar benzediğidir.” (ihsanozturk.com).


12 YILDIR FELÇLİ

Birçok sanatçının yetişmesinde emeği bulunan, repertuvara birçok türkü kazandıran, elindeki tüm Harput müziği repertuvarını –İhsan Öztürk bu sayıyı 115 olarak belirtiyor,- Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü, Folklor Arşivi’ne bağışlayan Enver Demirbağ, 9 Kasım gecesi kendi memleketi Elazığ’da, yalnız yaşadığı evinde elektrik sobasından tutuşan koltuğunda yanarak öldü. Gazetelere yansıyan bilgilere göre, 12 yıldır felçli olan Enver Demirbağ'a, gündüzleri, maaşı Elazığ Belediyesi tarafından karşılanan Hasan Taydaş bakıyor, sanatçı geceleri ise yalnız kalıyordu.
Toplumsal vefasızlığımızın bir örneği de bu.

21 Kasım 2010 Pazar

"Bordo Gül"

...Şair bir bütündür ve eşcinsel bir şair olarak Arkadaş Z. Özger, bütün şiirleriyle birlikte ele alındığında yaygın yanlış yaklaşımların tersine, “bireyci” değil toplumcu bir şairdir. Toplumcu şiirimizin bordo gülüdür. Eşcinselliği, onun toplumculuğunda bir leke olmadığı gibi, toplumculuğu da, eşcinselliği göz ardı edilerek ele alınamaz...

Mezartaşında ölüm tarihi yazmayanlardan… Geçirdiği bir kemik hastalığı –Ostomyolit- ruhunda derin yaralar açıp sağ bacağında karar kılmış, “güzel bir topallığı çirkin sağlamlıklar”a yeğ tutturan ve “hiç çocuk olmamış” bir çocuk. Bu nedenle de şiirlere sığınan bir yalnız, bir umutsever-“her insan bir umuttur. ama her umut bir olasılıktır”… Bir eşcinsel ve yine bu yüzden de yalnız bir umutsever. Adını “Arkadaş”a çevirip Zekai’yi Z.’de sıkıştırarak dönemin bu en önemli kavramına yaşanırlık da kazandıran bir şair ve yaşadığı “tereddütler” nedeniyle bir dönem dışlanmış bir devrimci. Yaşadığı yıllarda tereddüt olağan, korku ise çağlar boyunca en insani duygulardan biridir ya, Arkadaş’ın dışlanmasında bu “korku” ve “tereddüt”ün payı hemen hemen sıfırdır.

ANLAMLI BİR GAYRETKEŞLİK

Arkadaş Z. Özger’in duraksadığını şiirlerden, korktuğunu mektuplardan, ama bir korkak olmadığını yaşamının tümünden öğreniyoruz çünkü. Her şey bir yana, salt 1971’de “SBF baskını”nda yediği dayak ve bu baskın sırasında başına aldığı darbelerden ileri geldiği kabul edilen, aradan yıllar geçtikten sonra 5 Mayıs 1973’de Ankara’da bir sokakta ölü bulunması bunu anlamaya tek başına yeter de artar. Ama asıl sorun bu değil. Asıl sorun, ipuçlarını yazabildiği şiirlerde bırakmış bir şairin “itibar” ve hakkının bir türlü teslim edilmemesinde gösterilen anlamlı gayretkeşliktedir.
Yaşarken arkadaş çevresinden, ölümünden sonra da, yapılan yanlı değerlendirmelerle şiirimizden dışlanmasında bu tür saçma yargılara düşen büyük pay, sadece görünürde. Cinsel tercihi, şiiri bir birey olarak kendine dönük yaşaması, şiiri kendine dönük yaşarken odağına, ister dönemin etkisiyle denilsin, ister kendi seçimi böyle olduğu için toplumcu bir dünya görüşünden ileri gelen politiklikle kendi aykırı kişiliğinden ileri gelen daha farklı bir politikliği ayrı ayrı ve birlikte yerleştirmesi, şiirini, etkilenerek, ama İkinci Yeni’den de, 60’lı yılların İsmet Özel-Ataol Behramoğlu şiirinden de farklı bir yolda gerçekleştirmesi, burada sayılması gereken asıl nedenler olarak anılmalı.

ÖLÜLER DEĞİŞMEZLER

İlginçtir ve acıdır, ölümünden sonra bütün şiirleri bir araya getirilerek yayımlanan kitabı “Sevdadır”da yer alan ve kendisi ve şiiri hakkında taa yıllar önce yazılmış yazılar, önemli ölçüde bu yanlı, yanlış haksız yaklaşımların izini taşıyor. Yazıların tarihlerine bakarsak, yazarlarının fikirlerinin değişmediğini kolaylıkla anlarız. Daha da ilginç ve acı tarafı, Özger’in şiirini “bireyci” şiir kategorisine sokanlar, bugün, “bireyci” şiirin en “süzülmüş” örneklerini yazıyorlar, üstelik de pornografik temalarla…/Ölüler değişmezler, değişmenin bu türlüsü, ancak yaşayanlara özgü bir hastalık olmalı…

ŞAHLARI MAT ETMEYİ ÖĞRENMEK

Evet eşcinsel ve bunu daha 1967’de “Soyut” dergisinde yayımlanan ilk şiirinin başlığından -“Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası”- anlıyoruz. Kitaptan devam edersek, izleyen şiirlerde ve “Hüzün Mevsimi”nde de alttan alta süre giden bu temayı Cavit Kürnek’in özetleyerek aktardığı 1969’un Şubat’ından Temmuz’una kadarki zaman dilimini kapsayan mektuplardan da doğrulayabiliyoruz. Mektuplar, bu yılda yazdığı “Büyütürken Bir Gülü”, “Hüzün Mevsimi”, “Karınca Fil”, “İğdiş Bedevi” şiirlerinin de altyapısıdır aynı zamanda. Bireysel tragedyasını içeren bu tema sonraki şiirlerinde toplumcu bir dünya görüşüyle birlikte ve iç içe, sarmal bir biçimde sürecektir. Toplumcu dünya görüşüyle yazdığı “Tamirat”ta, “gördüm ki bir cuma gecesi ertesi” der, “babamın eskimiş bürokrat ayakkablarının tamiratına/nefretle vurduğu örsü ve çekici/öfkesini köseleden ayırdığı bıçak/açılmış bir gül gibi duruyor önümde” (Sevdadır, Mayıs Yayınları, genişletilmiş 6. basım, Eylül 2001, İzmir, sf. 135). “Müfreze”, “aykırı tek”in “çok”a katılmasını ele alan eleştiri yüklü bir şiirdir; “babasına kendi kavgasının bilincini veremiyen neferler şahları mat etmeyi nasıl öğretir” (Sf. 169).

PARÇALANAN ŞAİR BÜTÜNLÜĞÜ

Sonra ardı ardına “Pencere”, Yusuf Aslan için yazdığı “Orman”, “Müfreze” ile eş temalı “Aygın”, Deniz Gezmiş’e yazdığı “Sözcük” adlı şiirler gelecektir. “Kan Reçetesi”, “Ferhat”, “Günler Perişan”, “Aşkla Sana” ve “Sevdadır” adlı şiirler, Arkadaş’ın, ölümünden sonra diğerlerinden daha bir öne çıkacak şiirleridir ve başlı başına toplumcu öz taşıdıkları için öne çıkarılmışlardır. Oysa şair bir bütündür ve eşcinsel bir şair olarak Arkadaş Z. Özger, bütün şiirleriyle birlikte ele alındığında yaygın yanlış yaklaşımların tersine, “bireyci” değil toplumcu bir şairdir, parçalanamaz. O, toplumcu şiirimizin bordo gülüdür. Eşcinselliği, onun toplumculuğunda bir leke olmadığı gibi, toplumculuğu da, eşcinselliği göz ardı edilerek ele alınamaz.

ŞİİRİMİZİN BORDO GÜLÜ

Arkadaş’a erken gelmiş bir Murathan Mungan gözüyle bakılabilir. Ama yalnızca bu kadar ve yalnızca eşcinselliği dolayımıyla. Çemberi kıran kişi olarak Murathan Mungan, bugün bulunduğu, kitaplarının kapağına sadece fotoğrafını koydurduğu noktaya, solun darma duman edildiği 12 Eylül döneminde yerleşti. Şimdi, Arkadaş’ın, ölümünden sonra uzun süre unutulmasında, anımsandığında da “Ferhat”la sınırlandırılmasında, şiirini olgunlaştıramadan yaşamdan ayrılması yanında asıl olarak eşcinselliğinin etkili olduğunu saptayabiliriz. Edebiyatımızda sol için, sol adına ve sola rağmen tutum takınan, Arkadaş’ın şiirini “bireyci şiir” diye adlandırdıkları bir kategorinin içine hapsedenlerin bugün “bireyci” şiirin hem de eşi benzeri görülmemişlerini yazıyor olmaları ise, işin bir diğer ilginç ve acı olan tarafıdır.
Şiirimizin Bordo Gülü Arkadaş’ın şiirleri, “arkadaşları”nın yanlı değerlendirmelerinin dışında toplumcu-bireyci gibi toptancı yargıların dışında incelenerek değerlendirilmeye muhtaçtır.
(Mayıs 2006, Aydınlık).

14 Kasım 2010 Pazar

Abdülkadir Bulut: “Gülü saklayan yaprak”

...Abdülkadir Bulut’u “Kasabalı bir Lorca” yapan niteliklerden bir diğeri de, aynı zamanda halkın içinde ve halkla birlikte olmasıdır. Sanatçı yapısının kuruluşundaki sağlamlık da buradan kaynaklanır. Abdülkadir Bulut’un toplumcu-gerçekçi şiiri, Anamur’da yörük çadırlarından doğar; Kırıkhan’da mayalanır; İstanbul’da Alibeyköy’de tomurcuk verir...

Aslında ikisi de doğru. Evet, Erkan Yücel ve Abdülkadir Bulut, biri tiyatro ve sinema oyuncusu, öteki şair, yaşamdan yaratıcılıklarının daha başlangıcında genç yaşta ayrıldıkları için de büyükler; öte yandan da, belki yine garip gelecek ama, tam tersine, sanki büyük oldukları için de yaşamdan genç yaşta ayrılmışlardır! En azından, ikisindeki büyüklük de başlangıç haldeki bir öncelik olarak hep vardı ve öyle kaldı, yani tomurcuk bir gül durumunda.
Ama ölüm… Yani “Gülü saklayan yaprak”!
“KASABALI LORCA”
“Sen tek başına değilsin” adlı şiirinin, şairin doğayla iç içe yaşadığını, onun içinde ve onunla var olduğunu da gösteren bu dizesi, -“gülü saklayan yaprak”,- şiirin en vurucu dizelerinden biri aynı zamanda. Doğa ve doğadan süzülerek şiire geçen olaylar, olgular, durumlar Abdülkadir Bulut şiirinde hep var ve bu şiirin temel dayanaklarından, onu “Kasabalı bir Lorca” yapan niteliklerden yalnızca biri. Örneğin, “Sen tek başına değilsin” diyor bu dizeyi başlığa taşıdığı şiirde, “Yağmurda koşan taylar gibi/Ve toprağı iyice kavrayan/Kökler kadar akranın var/Omuzlarında hayat ve şiir/Alınterinden bir yürüyüş”. 1976 yılıdır ve yürüyüşleri grevler, grevleri boykotlar, boykotları işgaller ve kitle katliamları izler.
Abdülkadir Bulut’u “Kasabalı Lorca” olarak niteleyen ve bunun bir lakap haline gelmesine yol açan Cemal Süreya…
“HER ŞİİRİNDE ŞİİR VAR”
Böyle yakıştırmalar yapmayı seven bunda isabetli de olan Cemal Süreya, “Günübirlik”te şöyle yazmış:
“Abdülkadir Bulut için, Milliyet Sanat Dergisi’nin açtığı şiir yarışmasında ‘1974’ün övgüye değer şairlerinden’ biri olarak ödül aldığı zaman şöyle yazmışım: ‘her şeyi bir türkü kıvamında, bir türkü tadında eritiyor. Yerel görünümlere, durumlara dayanıyor. Ordan soylu imgeler yaratıyor. Ahmed Arif’i seviyor. Eskiden daha mı çok seviyordu? Kasabalı bir Lorca. Her şiirinde şiir var.’” (Günübirlik, Adam yayıncılık, İstanbul, Ocak 1982, sf. 81).
Cemal Süreya’nın 1975-76 yıllarında “Politika” gazetesinde yayımladığı yazılardan oluşan “Günübirlik”te ayrıca bir öngörü olarak şunlar da var:
“Abdülkadir Bulut nicedir dergilerde yayımladığı şiirlerini bir kitapta toplamış: Sen Tek Başına Değilsin. Kimi şairin şiirleri bir araya gelince bir yitirim olur. Şiirler bir birine fena borçlanır. Şiirsel gerilim dağılır, azalır. Kimi şairde de tersi olur. Şiirler kitapta bir araya gelince tek tek de ayrı bir ışıltı kazanır. Abdülkadir Bulut bu ikincilerden. Ben öteden beri severek okumuşumdur onun şiirlerini. Kitapta daha da sevdim. Bir şeyler tamamlanmış, bazı boşluklar dolmuş gibi geldi bana. Şu dize onun şiirini ne güzel anlatıyor: ‘Tozlaştı sessizce şiirin’. Sessizce tozlaşan bir şiir gerçekten. Bir yerde doğurgan bir şiir. Üstünde durulması gereken bir şair Abdülkadir Bulut. İzleyin. Hoş, ister istemez izleyeceksiniz.” (Age. Sf. 81).
GÖZYAŞLARI DA ÇİÇEK AÇAR
Cemal Süreya’nın, şairin ilk kitabından hemen sonra belirttiği “üstünde durulması gereken bir şair Abdülkadir Bulut. İzleyin. Hoş, ister istemez izleyeceksiniz” yargısına boşuna varmadığını, bunu, isabetli bir öngörüye dayandırdığını Abdülkadir Bulut’un ard arda yayımladığı şiir kitaplarından da çıkarabiliriz. “Sen Tek Başına Değilsin”i “Acılar Yurdumdur” (1981), “Kahveci Güzeli” (1981, çocuk şiirleri), “Yakımlar” (1982), “Gözyaşları da Çiçek Açar” (1983), “Sen Tek Başına Değilsin II” (1984), “Yurdumun Şiir Defteri” (1985) izler. Şairin bütün şiirleri, ölümünden sonra “Ülkemin Şiir Atlası” (1986) adlı kitapta toplanacaktır.
12 Eylül rejiminin olanca şiddetiyle sürdüğü zamanlar… Bir mezar taşından doğan “Gözyaşları da çiçek açar” adlı şirinde, “Ellerimi dokunduğum her yerde/Çığlık çığlığa kıvranıyor hayat” diyor, “Ve ölen arkadaşların giysilerini/Bir kere daha dürüp koyuyor analar/Çamaşır sandıklarına/Gözyaşları da çiçek açar”.
GÜR SESLİ, ALÇAKGÖNÜLLÜ, YUMUŞAK BAŞLI BİR BİLGE

Abdülkadir Bulut’u -bu tanıma katılmasam da, bana kalırsa o sadece Abdülkadir Bulut’tur,- “Kasabalı bir Lorca” yapan niteliklerden bir diğeri de, aynı zamanda halkın içinde ve halkla birlikte olmasıdır. Sanatçı yapısının kuruluşundaki sağlamlık da buradan kaynaklanıyor zaten. Bu, şu anlama da geliyor; Abdülkadir Bulut’un toplumcu-gerçekçi şiiri Anamur’da, harnupların yavşanların, hüsnüyusufların, yiğitlemelerin, koçaklamaların içinde yörük çadırlarından doğar; gurbette, Akşehir İlköğretmen Okulu’nda, Kırıkhan’da mayalanır; İstanbul’da Alibeyköy’de tomurcuk verir. Bu da onu yaşadığı yıllarda kendi kuşağının şiirdeki sözcülerinden biri haline getirir. “Üç yıldır Alibeyköy’deyim” diyecektir Haliç’e bakan gecekonduların içindeki bir ilkokulun pencerelerinden, “Gözlerimle görmesem inanamam/İşçi ve köylü çocuklarının/Kalem tutuşlarına bakarak/Değişiyor dünya”.
Daha sonra memleketi Anamur’a dönecek, şiiri, öğretmenliği ve kısacık yaşamını doğup büyüdüğü, topraklarda popüler, arabesk, sığ, alkolizmin batağına saplanmış, cinselliğe odaklanmış anlayışlara karşı gür sesli, alçakgönüllü, yumuşak başlı bilge bir karşı çıkış olarak sürdürecektir: “Aslında bir su damlası kadar hafiftir insan/Bir söz kadar uçucu, bir reyhan kadar yabani/Ve kırlangıçların gözleri kadar ürkek/Eğer cesaretle doldurmamışsa kalbini”
ÖLÜMÜN ALÇAKGÖNÜLLÜSÜ
- Ölümü de yaşamı ve şiiri gibi alçakgönüllü oluşuna bağlanmıştır Abdülkadir Bulut’un. 1985’in 8 Ağustos günü Anamur’a, köylülerinin mahkemesine gidiyormuş. Yoldan binen bir kadına yerini verip kendisi kapı önündeki tabureye oturmuş. Minibüs bir virajı alırken kapı ...
- “Ben aradığım her şeyi yana yakıla aradım” diyor ya “Ülkemin Şiir Atlası” adlı kitabında, ararken kendisini de saklamış olmalı, bir yaprağın arkasına tomurcuk bir gül gibi.
(Mayıs 2006, Aydınlık).

7 Kasım 2010 Pazar

Bağlacın düştüğü yer efsaneden daha gerçek


... Yılmaz Güney, Türkiye’de gelmiş geçmiş en iyi sinemacı, en iyi yönetmen, en iyi senaristti evet ama, Erkan Yücel de sırf “Endişe” filmindeki oyunuyla sinemada kendisini Yılmaz Güney düzeyine çıkarabilen bir oyuncuydu. Tiyatrodan gelen Erkan Yücel’in, sinemacılığı yıllara dayanan Yılmaz Güney’e “Endişe”deki oyunculuğuyla yetişmesi, Erkan Yücel’in sadece yeteneğinin boyutlarını gösterir. ...


Yılmaz Güney’in birkaç dakikalık görüntüsünü izlemek için -neredeyse sadece bunun için- düş kırıklığına uğrama korkusuyla istemeye istemeye gittiğim “Endişe” filminden yepyeni ve bambaşka bir oyuncuyla tanışarak çıkmanın verdiği doygunlukla, bu “endişe”min silinip gitmesinden geriye, bir cümleyle söylemek gerekirse, aklımda şu kalmış; Yılmaz Güney var, evet ama; Erkan Yücel de var!
BAĞLACIN DÜŞTÜĞÜ YER
Mafya babalarıyla da devrimcilerle de dost olabilen, laf atıldığı için sokak ortasında adam döven, 12 Mart’ta devrimcilere yardım ettiği için hapis yatan, “Endişe”nin çekimleri sırasında Adana’da yine bir laf atma nedeniyle savcı Sefa Mutlu’yu öldürmekten mahkum olan bu denli çok kişilikli Güney’de, bu olaydaki tutumuna kızsak da, üzülsek de, bütün bir 78 kuşağı kendimizden çok şey buluyorduk. Tek kelimeyle, bir efsaneydi Yılmaz Güney! Üstelik, sinemayı hapisaneden yazdığı senaryolarla –“Sürü”, “Yol”- sürdürüyor, bir yandan da siyasal bir hareket oluşturmaya çalışıyordu. Çeşitli akımlardan etkilenerek bir araya getirdiği eklektik düşüncelere katılmasak bile senaryosunu yazdığı hiçbir filmi kaçırmadığımız gibi –örneğin “Sürü” filmine mitinge gider gibi kalabalık gruplar halinde gitmiştik,- kitapları da –“Boynu Bükük Öldüler”, “Salpa”, vb.- hep başucumuzda durmaktaydı.
Bağlacın düşmesi hayli zaman aldı ve düştüğü yerde kaldı. İçimde…
ERKAN YÜCEL’DE OYUNCULUK, ABDÜLKADİR BULUT’TA ŞİİR

Yılmaz Güney, Türkiye’de gelmiş geçmiş en iyi sinemacı, en iyi yönetmen, en iyi senaristti evet ama, Erkan Yücel de sırf “Endişe” filmindeki oyunuyla sinemada kendisini Yılmaz Güney düzeyine çıkarabilen bir oyuncuydu. Yılmaz Güney’i sinemada çıtanın yükseldiği en son nokta olarak görürsek de böyle bu. Tiyatrodan gelen Erkan Yücel’in, sinemacılığı yıllara dayanan Yılmaz Güney’e “Endişe”deki oyunculuğuyla yetişmesi, Erkan Yücel’in sadece yeteneğinin boyutlarını gösterebilir. Yine de ikisini karşılaştırmak yanlış elbette. Farklı yerlerden geldiler, farklı çevrelerde ve farklı şekilde yetiştiler. Aynı alanda farklı şeyler yaptılar. Bu yüzden, sinemada Yılmaz Güney, Yılmaz Güney’dir her zaman ve Erkan Yücel de, -Charlie Chaplin’e benzetilmesi ayrı bir yanlışlık,- sadece Erkan Yücel’dir. Abdülkadir Bulut’a da böyle bakıyorum biraz. İkisi de genç yaşta ve birbirlerine yakın tarihlerde aynı yıl –birer ay arayla- trafik kazalarında yaşamdan ayrıldıkları için değil; sanatçı yapılarının kuruluşunun sağlamlığı bakımından… Abdülkadir Bulut’ta şiir neyse, Erkan Yücel’de oyunculuk odur. Ya da Erkan Yücel’de oyunculuk neyse Abdülkadir Bulut’ta şiir… Hayır, yaşamdan, yaratıcılıklarının daha başlangıcında genç yaşta ayrıldıkları için büyük değiller; belki garip gelecek ama, tam tersine, sanki büyük oldukları için yaşamdan genç yaşta ayrılmışlardır!

EFSANEDEN DAHA GERÇEK
Tiyatrocunun şanssızlığı, oynadığı oyunların bir daha aynı biçimde oynanamaz oluşudur. Ne var ki şansı da budur ve en azından video kameranın bu denli yaygın olmadığı altmışlı, yetmişli yıllar için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Erkan Yücel’in “72. Koğuş”, “Durdurun Dünyayı İnecek Var”, “Müfettiş”, “Küçük Burjuvalar”, “Nafile Dünya”, “Ana” gibi oyunlardaki oyunculuğunu yalnızca anlatılanlardan biliyoruz. Sırtı seyircilere dönükken oyun arkadaşının karşısında takma dişini diliyle çıkarıp tekrar yerine koyması, AST’taki ceza tablosunda hep bu gibi suçlardan dolayı listenin başında yer alması, 12 Mart işkencehanelerinde Filistin askısında maymun taklidi yaparak arkadaşlarına cesaret vermesi, işkencecilerine Hitler’i oynaması, köylerde traktör römorklarından sahne kurması, bir oyunda oynaması valilikçe yasaklandığı için yerine geçen arkadaşı sahnedeyken kendisi de dayanamayıp aynı rolü kuliste oynaması gibi şeyler Erkan Yücel gibi yalın ve yaratıcı bir sanatçıyı efsane haline getirmiyor. Ancak açık bir gerçek olarak karşımıza koyduğu kesindir ve gerçekler efsanelerden daha keskindir. Erkan Yücel gibi bir sanatçının efsane olmaya ihtiyacı da yoktur üstelik. Zaten sanatını bu denli sağlam tutuşu da bu türden efsaneleri yıkmak içindir. Bunlar işin bir yanı…
Erkan Yücel’in sanatını besleyen, onu bir efsane değil bir gerçek haline getiren yanı örgütlü bir sanatçı olması, partililiği savunması ve yaşamında da buna uyması ve uygulamasıdır.
ALTIN YILLAR
Erkan Yücel’in Türkiye’de tiyatroya başladığı altmışlı yıllarda sanatçının solcu olup kendisini solda konumlayıp ifade etmemesi neredeyse “ayıp” sayılan bir şeydir. Türkiye’de solun altın yıllarıdır. Türk tiyatrosunun, sinemasının, şiirinin, romanının, hatta resminin ve bir bütün olarak da Türk kültür sanat ve edebiyatının altın yıllarıdır altmışlar... Şimdi neredeyse küreselci olmamak ayıp sayılmakta ve düzen, yıldızlarını altmışlarda “ayıp olmasın” diye solcu olanlardan devşirmektedir. Sol yaldızları dökülmüş bu eski yıldızlar; bol dizili televizyon kanallarında mankenlerin, şarkıcıların altında figürasyon yapıyorlar ve yine de oyunun motoru oluyorlar. Eski defterleri şöyle bir karıştırın göreceksiniz, birçoğu ya Erkan Yücel’le aynı tiyatroda bulunmuş, aynı oyunda oynamış, ya da Erkan Yücel’in okulunda yetişmiştir. Hasan Yalçın’ın deyimiyle, “Erkan Yücel’in tiyatrosunun perdecisi bile düzenin yıldızları içinde pırıl pırıl seçilebiliyor”.
BÜTÜN ÖLÜMLERDEN ERKEN ÖLÜM

- Sözgelimi, döneklik üzerine bir film yapacak olsaydık, filmimizde dönek’i oynayacak tek kişi, hiç kuşkusuz Erkan Yücel olurdu. Hiçbir tiyatro oyununu izleme olanağı bulamadığım Erkan Yücel’in, kendisine ilişkin anlatılanlara, Hasan Yalçın’ın yazılarına, Erkan Yücel’in kendi yazdıklarına bakmadan “Endişe”, “Hakkâri’de Bir Mevsim”,“Yorgun Savaşçı” ve "Bereketli Topraklar üzerinde" filmlerindeki oyunculuğuna bakarak söylüyorum bunu.
- Cemal Süreya’nın “Üstü Kalsın” şiirindeki “her ölüm erken ölümdür” dizesi geliyor aklıma.
- Erkan Yücel’in ölümü bütün ölümlerden daha erken bir ölüm.

(Mayıs 2006).

31 Ekim 2010 Pazar

Şiirimizden bir damar daha koptu...

..."Şiirimizden bir damar daha koptu, Arif Damar da gitti…"
Eski şiirimizin bir türü olan ebced ile tarih düşürecek olsak, böyle bir şey yazabilirdik. Çünkü Arif Damar, modern şiirimizin atardamarlarından biriydi. Şiir anlayışı zamanla değişse de, hep, kendini içinde var ettiği bu damarı sürdürdü. “Tülin’in yüzündeki duru güzellik”te, “Karga”da, “Kedi Aklı”nda, “Makara”da, “Kartacalı Yıkıntı”da Arif Damar, yoksulduk, bize dünyayı sevdirdi...









Arif Damar.
Yoksulduk, bize dünyayı sevdirdi...



Attilâ İlhan, Fazıl Hüsnü, Demirtaş Ceyhun, İlhan Berk, Halit Refiğ, Şiar Yalçın… Milli devrimlerin ilkiyle kurulan büyük tehlikeler yaşarken cumhuriyet –kimilerine göre birincisi artık çoktan yıkılmışken!- onun ilk kuşağına mensup aydınlar da –şairler, yazarlar, sanatçılar- birer birer aramızdan ayrılıyorlar. Ölüm, onlarla birlikte bizden de birçok şeyi -çok şeyi- alıp götürüyor. Geriye her biri en zor koşullarda bin bir emekle yaratılmış yapıtlarla birlikte anılar ve yazılmamış kişisel tarihler kalıyor.

YOKSULDUK DÜNYAYI SEVDİRDİ

“Şafak vaktidir
Terk et beni artık hatıra

Bundan böyle ben artık
dağılıp boydan boya mısralarıma
esirler, açlar ve mağluplarla
hürriyet, ekmek ve zafer Türküsünü
gücümün yettiği kadar söyleyeceğim

Sonra bu dehşet ve sefalet içinde
mesut günler vadeden
Bir silah sesi gibi titreyeceğim.”

Evet. “Şiirimizden bir damar daha koptu, Arif Damar da gitti…”
Eski şiirimizin bir türü olan ebced hesabı ile tarih düşürecek olsak, onun yaşamı ve şiirini betimleyen böyle bir şey yazabilirdik. Çünkü Arif Damar, gerçekten de, modern şiirimizin damarlarından biriydi. Şiirleri kadar yaşamıyla da şiirimizin nabzının attığı şairlerden biri, şiirde takma ad olarak kullandığı “Damar” gibi bir damardı. Bazen kan damarı, bazen ateş damarı, bazen gül damarı, yaprak damarı; türlü çeşitli madenlerin bir arada bulunduğu bir şiir damarı. Arif Damar, 1943’te, yayımladığı yukardaki, “Şafak Vakti” adlı şiir, şiir anlayışı sonraki yıllarda önemli ölçüde değişse de, hep, kendini içinde var ettiği bu damarı sürdürdü. “Tülin’in yüzündeki duru güzellik”te, “Karga”da, “Kedi Aklı”nda, “Makara”da, “Kartacalı Yıkıntı”da, “tavanda bir yarım ay” vardı, “yoksulduk dünyayı sev”dirdi.



HAPİSTEN SÜRGÜNE

Bütün bunlar biraz edebiyat, biraz metafor. Esası bir şairin artık kendisinin de umursamadığı –insan öldükten sonra artık hiçbir şeyi umursamaz- yaşamı ve şiirinin içindedir.
Arif Damar 1925’te Çanakkale-Gelibolu’da doğdu. Şiir yazmaya ortaokul öğrencisi iken başladı. İlk şiiri “Edirne'de Akşam”, henüz 15 yaşındayken “Yeni İnsanlık” adlı dergide, altında "Harika Çocuk" notuyla yayımlandığında şair Hasan İzzettin Dinamo’nun Damar’ın öğrenci olduğu Yenikapı Ortaokulu’na gitmesi, şairden söz edilince hatırlanması gerekenlerin başında yer alır. Ancak Arif Damar, asıl olarak Ant Dergisi'nde yayımladığı şiirlerle tanınmaya başlandı. Bir süre “Yeryüzü” adlı kültür dergisi'nin yöneticileri arasında yer alan Damar’ın, 1951’de yasadışı TKP üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklanması, hatırlanması gerekenlerden bir diğeridir. Şair 2 yıl cezaevinde kaldı, delil yetersizliğinden beraat etti. Askerliğini, Zara’da bulunan ünlü “Sürgün Alayı”nda yaptığı yıllarda Zara, birçok sosyalist aydının sürgün edildiği belli başlı menfalardan (sürgün yeri) biriydi.
1956’da "Günden Güne", 1958’de "İstanbul Bulutu"nu yayımladı. "İstanbul Bulutu" kitabıyla Cemal Süreya ile birlikte Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı. Sonraları “İkinci Yeni” anlayışına yaklaştıysa da kendi damarını geliştirdi. Arif Damar, düzyazıda "Arif Hüsnü" ve "Ece Ovalı" takma adlarını kullandı. 1985’te "Yağmurlu Sokak" adlı romanı yayımladı. Melih Cevdet Anday ile birlikte 1959'da yazdıkları "Yağmurlu Sokak", Murat Tek takma adıyla Tercüman Gazetesi'nde tefrika edilmişti.
Arif Damar’ın diğer yapıtları ise şunlar:
Kedi Aklı (1959); Saat Sekizi Geç Vurdu (1962); Alıcı Kuş (1966); Sesleri Ayak Sesleri (1975); Alıcı Kuşu Kardeşliğin (1975, ilk beş kitabının toplu basımı); Ölüm Yok Ki (1980); Ay Ayakta Değildi (1984); Acı Ertelenirken (1985, ilk yedi kitabından seçmeler); Yoksulduk Dünyayı Sevdik (1988); Ay Kar Toplamaz Ki (1990, Toplu Şiirler); Onarırken Kendini (1992); Eski Yağmurları Dinliyordum (1995, seçmeler); Kitaplar Kitabı (2000, Toplu Şiirler); Kırık Makara (Seçmeler, 2004); Külliyen Red (Toplu Şiirler, 2004)
Arif Damar, Cumhuriyet Gazetesi'nde 'Ayın şairi' bölümünü hazırlıyordu.

“ŞAİRLERİ SAĞKEN SEVMEYİ ÖĞRENMELİYİZ”

Bir süre Arif 'Barikat' takma adıyla da şiirler yayımlayan Arif Damar, aynı zamanda şiirimizin en renkli kişiliklerinden biriydi. Tüyap kitap fuarlarından birinde eleştirmen Feridun Andaç’ı bastonuyla dövmesi, renkli kişiliğinin örneklerinden biridir. Bir diğeri, Arif Damar’ın hangi damardan geldiğini göstermesi bakımından aydın tarihimize geçecek niteliktedir:
Damar, kendi işlettiği Yeryüzü Kitabevi’nde yasak yayın bulundurduğu gerekçesiyle 1982'de üç ay hapis cezasına çarptırıldığında cezasını çekmek üzere Bozcaada hapishanesine gönderilir. Hapishaneye bir yazar getirildiğini duyan ve merak eden bir jandarma eri mahkumun yanına gider ve adını sorar. Mahkum, adının Namık Kemal olduğunu söyler. Namık Kemal’in çoktan ölmüş bulunduğunu öğrenen jandarma eri birkaç gün sonra gelip tekrar sorar. Arif Damar’ın cevabı çok nettir:
- Namık Kemal Arif Damar!
….

“Şairleri sağken sevmeyi öğrenmeliyiz” diyor ya Sennur Sezer…
Evet, şairleri sağken sevmeyi öğrenmeliyiz!

23 Ekim 2010 Cumartesi

Briç, bulmaca, Türkçe: Şiar Yalçın…

...“Sıkıyönetimin kararıyla Cumhuriyet’in sık sık kapandığı 12 Eylül dönemi, bir sabah erken saatte, Ankara bürosunun kapısı çalınır, dahili elbiseli bir yüzbaşı, ardında astsubaylar gelir, yüzbaşı hışımla elindeki gazeteyi masaya çarpar ve haykırır:
- Bu ne rezalet, ben böyle bir şey görmedim!
- Eyvah, derler arkadaşlar yine kapandık.
Yüzbaşı sürdürür:
- Bütün gece uğraştım, ansiklopedileri getirttim, sabaha kadar çabaladım, şu bulmacayı çözemedim. Böyle rezalet olur mu kardeşim?”...



Kuytuda boy veren çiçekler vardır hani. “Pencere önü”nde büyümezler. Kendilerini göstermek için güneşe çıkmaya gerek görmezler. Bir kayanın gediğinden, iki taşın arasından, yıkılmış bir duvarın arkasından ya da kalabalık bir çalı kümesinin içinden seslenirler. Belli belirsiz kokularını duyarsınız ilkin; hafif ama, derin. Gösterişsiz ama yoğun. İlk anda pek bir şeye benzetemediğiniz çiçeklerinin albenisiz oluşu yanıltabilir sizi; soğuk algınlığı, mide ağrısı gibi birçok derde çare olduğunu, sonradan, belki rastlantıyla öğrenirsiniz.
Hayatımızda da böyle insanlar vardır. Görünmezler, görülmezler ama vardırlar. Yaptıkları iş, hayatımızda taşıdıkları anlam, siyasal, kültürel, toplumsal vb. önem yönünden sıralamanın en alt basmaklarında yer alır. Örneğin bulmaca hazırlamanın, briç üzerine yazmanın, dil ile uğraşmanın basın yayın dünyasındaki karşılığı, “bu da bulunsun/adet yerini bulsun” kabilinden bir önem basamağında yer almasına karşılık toplamdaki karşılığı bunun yüz katı, bin katıdır.

SESSİZ VE DERİN

Sözün nereye geldiğini sanırım anladınız. Cumhuriyet’in yetiştirdiği ilk kuşak aydın birbiri ardına “dönülmez akşamın ufkunda” kaybolurken, giderayak Şiar Yalçın’ı anımsamadan, anımsatmadan olmaz! Ailesinin, yakınları ve kendisinin yaşadığı onca baskı ve zulüme karşın Cumhuriyet’e ilişkin tutumundan bir an bile vazgeçmeyen sesiz ve derin Şiar Yalçın, Türkiye’nin “aydın gibi aydın”larından biriydi.
Yeni kuşaklardan kağıt oyunlarıyla ilgilenenlerin Briç yazarı olarak tanıdığı Şiar Yalçın’ı bizim kuşak Cumhuriyet gazetesinin Pazar günleri yayımladığı “Cumhuriyet Dergi”ye hazırladığı bulmaca sayfasından tanır. 12 Eylül askeri-faşist diktatörlüğünün hapisanelerinde Şiar Yalçın’ın bulmacalarıyla bilgi tazeleyen siyasi tutuklular, çözdükleri her bulmacadan sonra –“o karanlığın içinde”- mutlaka ışıklı bir sevinç narası patlatmışlardır!
Ali Sirmen’in anlattığı tevatür olamayacak kadar gerçek, gerçek olamayacak kadar da tevatür havası taşıyan şu öykü, sanırım Şiar Yalçın’ın bu yönünü en iyi aydınlatan anekdotlardan biridir:
“Şiar Yalçın deyince hep aklıma gelen öykü de şudur:
Sıkıyönetimin kararıyla Cumhuriyet’in sık sık kapandığı 12 Eylül dönemi, bir sabah erken saatte, Ankara bürosunun kapısı çalınır, dahili elbiseli bir yüzbaşı, ardında astsubaylar gelir, yüzbaşı hışımla elindeki gazeteyi masaya çarpar ve haykırır:
- Bu ne rezalet, ben böyle bir şey görmedim!
- Eyvah, derler arkadaşlar yine kapandık.
Yüzbaşı sürdürür:
- Bütün gece uğraştım, ansiklopedileri getirttim, sabaha kadar çabaladım, şu bulmacayı çözemedim. Böyle rezalet olur mu kardeşim?”

ZORLU BULMACA, DOĞRU TÜRKÇE

Kare bulmaca konusunda gazetelerin en azından bir kısmının kendisine çeki düzen vermesini sağlayan Şiar Yalçın’ın Türkçe üzerine yaptığı çalışmalar ve yazdığı yazılar da, adının “Türkçeye Emek Verenler” listesine yazılmasını gerektirir. Şiar Yalçın, Günlük gazetelerin bazılarında dil konusunda güncel yazılar yazılmasını da sağlamış, dilci gazetecilerin yetişmesine katkıda bulunmuştur. Hakkı Devrim, bu hakkı teslim edenlerden biri olarak Radikal’de yazdığı yazıda şöyle diyor: “Çok rica etmiştim, yayımlandığı yıllarda Radikal’de Türkçe eleştirileri yazmasını; Yeni Yüzyıl’daki yazıları kesilince.
- Horuzu çok olan yerde sabah geç olur, demiş; ama sen mutlaka devam et, diye icazet vermişti bana.”
Hakkı Devrim ayrıca, Şiar Yalçın’ın “Anadolu Beylikleri ve Osmanlı yüzyılları da dahil, dilimizi bütün derinliği ve genişliğiyle bilen çok nadir bir insan” olduğunu vurguluyor.
Şiar Yalçın’ın konuşma ve yazıda yaygın yanlışları düzelten Milliyet ve Yeni Yüzyıl gazetelerinde yazdığı yazılardan oluşan “Doğru Türkçe” (Metis Yayınları) adlı kitabı hâlâ güncelliğini koruyan bir başucu kitabı durumunda.

YEDİ DİL 50 ÇEVİRİ

25 Ekim 1924’de İstanbul'da doğan Şiar Yalçın, İttihat Terakki hükümetinin Maliye Bakanı, 1926’da İzmir Suikasti davasında yargılanarak idam edilen Cavit Bey’in oğluydu. Şiar Yalçın, Annesi Aliye Hanım’ın, daha önce 2. Abdülhamit’in oğlu şehzade Burhanettin Efendi’yle evliliğinden olan Ertuğrul Osman’la da kardeşti.
Soyadını, kendisini himaye eden baba dostu Hüseyin Cahit Yalçın’dan alan Şiar Yalçın, Robert Kolej’den sonra 1949’da İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Bir süre Pınarhisar’da hâkimlik yaptı. Doktora öğrenimi için gittiği Fransa’dan dönüşünde 8 yıl İstanbul, Finike, Koyulhisar ve Kemah’ta savcılık yaptı. Akşam Gazetesi’nde yazdığı yazılardan dolayı meslekten çıkarıldı. 12 Mart’ta tutuklanan Şiar Yalçın, çevirmen olarak çalıştığı TRT’deki işini de kaybetti. Hayatını gazetecilik ve çevirmenlikle kazanan, İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Almanca, Latince ve Farsça bilen Yalçın’ın yayınlanmış 50 çevirisi bulunuyor. “A’dan Z’ye Briç”, “Briçinizi Sınayın”, “Süper Beşli Majör”, “Şlem” ve “Yeni Beşli Majör” Şiar Yalçın’ın briç konusunda yazdığı kitaplar.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Dip dalgasının şairi

(15 Haziran 1925 - 11 Ekim 2005)


...Attilâ İlhan aramızdan ayrılalı 5 yıl oluyor…
Bu beş yılda çok şey değişti dünyada ve Türkiye’de. Ülkemizi ve toplumumuzu yakından ilgilendiren her olayda, “Attilâ İlhan yaşasa ne derdi” diye soranımız çok olmuştur. Aziz Nesin aramızdan ayrıldıktan sonra da çok uzun bir süre bu soruyu sormuştuk. Demirtaş Ceyhun’dan sonra da sorduk bu soruyu, Halit Refiğ’den sonra da sorduk… Bizden öncekilerin Namık Kemal’den, Tevfik Fikret’ten, Nâzım Hikmet’ten sonra sordukları gibi...

İzmir Atatürk Lisesi’nin birinci sınıfında edebiyata, özellikle şiir ve sinemaya meraklı, bu “merak”ını da zaman zaman arkadaşlarıyla paylaşan bir öğrenci… Bir kız arkadaşına yazdığı mektup, bu edebiyatsever gencin hayatının bir anda cehenneme çevrilmesi için yeter de artar bile. Mektupta, hapisteki Nâzım Hikmet’in şiirlerine yer veren liseli genç, okuldan uzaklaştırılmakla kalmaz, tutuklanır da. Üç hafta gözaltında tutulup sorgulandıktan sonra iki ay hapis yatar. “Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına” dair bir de belge verilir kendisine. 1941 yılıdır…
Türkiye’nin eğitim tarihi, örnekleri yakın zamanlara kadar uzanan buna benzer çok sayıda olayla doludur. Nâzım Hikmet’in şiirlerini okuduğu ya da sınıfta tahtaya yazı yazdığı için komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle polise verilenler, eli sopalı öğretmenleri tarafından bu nedenle dövülenler...

NİCE ÜNLÜ ŞAİRİ GERİDE BIRAKARAK…



Düzenin siyasal baskı ve zulmünün okullardaki kurbanlarının ne ilki ne de sonuncusu olan bu lise öğrencisi, öğrenim hakkını ancak üç yıl sonra 1944’te Danıştay kararıyla yeniden kazanabilecek ve İstanbul Işık Lisesi’ne yazılacaktır. Dört yıl sonra da, lisenin son sınıfındayken, kendisinin haberi olmadan amcasının gönderdiği “Cebbaroğlu Mehemmed” adlı şiiriyle nice ünlü şairi geride bırakarak “CHP Şiir Armağanı”nda ikincilik ödülünü kazanır:

“kaman civarına bahar gelince yıkılır ovadan abdal çadırları
yücesinde pare pare duman tutmuş
düdüldağ'ın yaylasında mekan kurulur
hoş gelmişsin evvel bahar
nisan ayı içinde donanır dağlar
donanır yeşilinden alından
istasyon deresi kabarmıştır
hacıdağ'ın selinden
(...)
başınızdan duman eksilmesin gavurdağları
siz hikayet eylediniz bana
bahçe kazasının kaman köyünden
cebbar oğlu mehemmed'in hikayesini...”

“VATAN: ÖNCE DÜŞÜNÜLMESİ LÂZIM GELEN”

Bir Kurtuluş Savaşı şiiri olan “Cebbaroğlu Mehemmed”, şiirimizin 50 yılını derinden etkileyecek bir şairin, Attilâ İlhan’ın da hikâyesidir aynı zamanda. Peki, salt şiirimizin mi? Attilâ İlhan, bir bütün olarak edebiyatımızın, hatta, düşünce dünyamıza kadar uzatabiliriz bu sınırı, 50 yılını derinden etkilemiştir.
Genç şairin toplumcu bir altyapıya sahip olduğunu gösteren “Cebbaroğlu Mehemmed”, ilk şiir kitabı “Duvar”da bir destana dönüşen olan Kurtuluş Savaşı şiirlerinin başlangıcıdır. Attilâ İlhan, daha “Cebbaroğlu Mehemmed”den başlayarak insanı yaşadığı toprakla, vatanla birlikte düşünür. Bu, henüz el yordamıyla ulaşılmış bir aşama izlenimi verse de, yeni şiirlerde netleşecek, insanı yaşadığı vatanla ele almak, şiirlerinde olduğu gibi romanlarındaki temel tutumuna da yansıyacaktır. Bu, aynı zamanda, deneme ve inceleme yazılarındaki tutumunu da oluşturur. Attilâ İlhan, ilk şiirlerinden başlayarak inşa ettiği bu tutumundan hiçbir zaman vazgeçmemiştir:
“Vatan. Önce düşünülmesi lâzım gelen, senin kavminin yaşamakta olduğu vatan. Bu vatanı elinde tutman lâzım; çünkü sen burada yaşıyorsun, ceddin burada yaşamış, ölülerin orada yatıyor.”
Ege Üniversitesi Senatosu’nca, kendisine fahri doktora unvanı verildiğinde şöyle diyecektir: “biz vatan ve namus için yaşadık”.

DİP DALGASININ ÇOCUĞU



Attilâ İlhan, öte yandan da, “Toplumsal Gerçekçi”dir. Attilâ İlhan’a göre toplumsal gerçekçilik, “ülkemizin ve ulusumuzun bütün sorunlarını, toplumsal ve tarihsel bir görüş açısından bilimsel olarak görüp, en uygun ve en yeni estetik biçimler içersinde yansıtmaya çalışan bir sanat yöntemidir.” Edebiyat geleneğimizi anlamayı benimsediği ve ulusal koşullarımıza en uygun sanat bileşimini vermeyi düşündüğü için millîdir. Sanatın toplumsal bir amacı olduğuna ve amacın Mustafa Kemal’in tanımladığı anlamda “memleketin ve milletin gerçek saadet ve imarına çalışmak” olduğuna inandığı için milliyetçidir. Türk sanatının çağdaş estetik içinde bir değer olabilmesini amaç edindiği için muasırdır. Memleketin ve milletin gerçek saadet ve imarına çalışmasının ancak toplumsal bir platform ve programla girişilecek toplumsal eylemlerle gerçekleşebileceğine, bunda ulusun büyük çoğunluğunu meydana getiren işçiler, köylüler, yoksul şehirliler ve aydınlara büyük işler düşeceğine, bu yolda sanatın yol gösterici bir görevi olduğuna inandığı için de toplumsaldır.
Yaşamıyla sanatı, düşünceleri ve yapıtlarıyla bir bütün oluşturan yekpare aydınlarımızın başında gelen Attilâ İlhan’ın yaşamının son yıllarında Cumhuriyet gazetesindeki söyleşilerinde sık sık dikkat çektiği bir şey vardı: “Dip dalgası”. Başında kaptan şapkası, gözlerinde mavi gülümsemeyle Attilâ İlhan, bir jöntürk, bir ulusçu ve bir sosyalist olarak bizzat kendisi o dip dalgasının çocuğu oldu.

NAMIK KEMAL’DEN, TEVFİK FİKRET’TEN, NÂZIM HİKMET’TEN SONRA

Attilâ İlhan aramızdan ayrılalı 5 yıl oluyor…
Bu beş yılda çok şey değişti dünyada ve Türkiye’de. Ülkemizi ve toplumumuzu yakından ilgilendiren her olayda, “Attilâ İlhan yaşasa ne derdi” diye soranımız çok olmuştur. Aziz Nesin aramızdan ayrıldıktan sonra da çok uzun bir süre bu soruyu sormuştuk. Demirtaş Ceyhun’dan sonra da sorduk bu soruyu, Halit Refiğ’den sonra da sorduk… Bizden öncekilerin Namık Kemal’den, Tevfik Fikret’ten, Nâzım Hikmet’ten sonra sordukları gibi…
150 yıldır bu soruları bize sorduran şey, sanat-edebiyat ve düşün insanlarımızın dünyayla, ülkemizle, toplumumuzla, dünyanın, ülkemizin, toplumumuzun sorunlarıyla iç içe olmalarıdır. “Fildişi kulesi” bizim şairlerimizin yazarlarımızın ruhuna aykırıdır. Çağdaş şiirimiz, sanat ve edebiyatımız gibi şairimiz, yazarımız, sanatçımız, aydınımız da toplumsal eylemin içinden doğmuştur.
Sanat ve edebiyatımızın yaslandığı gelenek ve içinde barındırdığı dinamizm, bu yüzden, “vatan ve namus için yaşarken” baskı ve zulüm kimden gelirse gelsin ona karşı çıkmayı, onunla mücadele etmeyi öngörür.
Attilâ İlhan, “vatan ve namus için yaşayan” aydınlarımızın en başında gelenlerindendi.




ŞİİR VE YAZI OKYANUSU

Şiir: “Duvar” (1948), “Sisler Bulvarı” (1954),”Yağmur Kaçağı” (1955), “Ben Sana Mecburum” (1960), “Bela Çiçeği” (1962), “Yasak Sevişmek” (1968), “Tutkunun Günlüğü” (1973) (Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü, 1974), “Böyle Bir Sevmek” (1977), “Elde Var Hüzün” (1982), “Korkunun Krallığı” (1987), “Ayrılık Sevdaya Dahil” (1993), “Kimi Sevsem Sensin” (2001).
Romanlar: “Sokaktaki Adam” (1953), “Zenciler Birbirine Benzemez” (1957), “Kurtlar Sofrası” (1963/64), “Bıçağın Ucu” (1973), “Sırtlan Payı” (1974) (1974-1975 Yunus Nadi Ödülü), “Yaraya Tuz Basmak” (1978), “Fena Halde Leman” (1980), “Dersaadet’te Sabah Ezanları” (1981), “Haco Hanım Vay” (1984), “O Karanlıkta Biz” (1988).
Deneme-anı, gezi notları: “Abbas Yolcu” (1957). “Hangi Sol” (1970), “Hangi Batı” (1972), “Faşizmin Ayak Sesleri” (1975), “Hangi Seks” (1976), “Hangi Sağ” (1980), “Gerçekçilik Savaşı” (1980), “Hangi Atatürk” (1981), “Batının Deli Gömleği” (Gazete yazıları, 1981), “İkinci Yeni Savaşı” (1983), “Yanlış Erkekler Yanlış Kadınlar” (1985), “Ulusal Kültür Savaşı” (1986), “Sosyalizm Asıl Şimdi” (1991), “Aydınlar Savaşı” (1991), “Kadınlar Savaşı” (1992), “Hangi Edebiyat” (1993), “Hangi Laiklik” (1995), “Hangi Küreselleşme” (1997).
Çeviri: “Kanton’da İsyan”, “Umut” (Andre Malraux), “Basel’in Çanları” Louis Aragon.
Uzun metrajlı film senaryoları (Ali Kaptanoğlu takma adıyla): “Yalnızlar Rıhtımı” (Lütfi Akad), “Ateşten Damlalar” (Memduh Ün), “Rıfat Diye Biri” (Ertem Göreç), “Şoför Nebahat” (Metin Erksan), “Devlerin Öfkesi” (Nevzat Pesen), “Ver Elini İstanbul” (Aydın Arakon).
Dizi film senaryoları: Sekiz Sütuna Manşet (1982), Kartallar Yüksek Uçar (1984), Yarın Artık Bugündür (1986), Yıldızlar Gece Büyür (1992), Tele-Flaş (1993).
Gazete yazılarından derlenen kitaplar: “Sağım Solum Sobe” (1985), ), “Batının Deli Gömleği” (1981), “Bir Sap Kırmızı Karanfil” (1988), “Ufkun Arkasını Görebilmek” (1999), “Sultan Galiyef” (2000), “Dönek Bereketi” (2002), “Yıldız, Hilâl ve Kalpak” (2004).


Çocuklar gibi sevdim devler gibi ızdırap çektim(*)


yolumdan çekil yavrum
bağlasalar duramam
demir asa demir çarık dedim
neyleyim!
yolculuk dedim
ağaçlara tünedi yine akşam kargalarla bir
rüzgar kendini yerden yere vuruyor
kırık dökük yıldızlar belirdi uzaktan
telsiz mevceleri ardım sıra koşturuyor
anamdan yolcu doğmuşum
yedi dağın yolları kalbimden geçer
salkım salkım mısralar gelir içimden
dudaklarımda yağmur damlaları
alır beni yollar beni alır gider
anamdan yolcu doğmuşum
nehirlerle birlikte denizlere kavuştum
akşam dedim
şu koca dünya dedim
ağlasam dedim
yola bir düşüldü mü ömür boyunca gidilir
ekmeğin ve şarabın peşinden
turnaların peşinden
büyük şehirler büyük aşklar
çığlık çığlığa terk edilir
ben
çocuklar gibi sevdim devler gibi ızdırap çektim
damarlarımda dünyanın bütün rüzgarları
harblere açlıklara yalnızlığıma rağmen
anamdan yolcu doğmuşum
neyleyim
gurbet dedim
vatan dedim
hürriyet dedim.

--------------------------------------
(*) Şiirin adı "Şahane Serseri. Bu başlığı ben koydum.