30 Ocak 2011 Pazar

“Tutunamayanlar”ın Abdülhamit rüyası

...“Tutunamayanlar”ı yanlış okumanın sonucu bütün bunlar… Günümüzün yaşayan gerçek “Selim Işık”ı ya da “tutunamayanlar familyası”nın tiwetter ya da facebook aydını; Oğuz Atay’ın, Selim Işık’ın hiçbir şeye tutunamamasını kapsamlı bir aydın eleştirisi olarak ele aldığını, Abdülhamit kadar (toplumsal siyasal düzen), Dilazer’i de (aydın) eleştirdiğini, toplumsal-siyasal düzenin kendisi kadar (Abdülhamit), aydını da (Dilazer) suçladığını görmedikçe, 12 Eylül düzeni ve onun zulmünden -şimdilerde kurulmakta olan yeni bir düzen ve onun zulmünden- karşı koymak yerine kaçmaktan -çünkü Turgut’un rüyası çoktan gerçek olacak-kaça kaça facebook’ta bile yer yer bulamayacaktır kendine...

BAŞKA BİR GÖZLE OKUYUNCA…

“Turgut, o gece, daha sonraları her hatırlayışında ürperdiği ve ‘Abdülhamit Rüyası’ adını verdiği bir kâbus gördü. Sabaha karşı rüyanın dehşetiyle birdenbire uyandı.
“Rüyasında, rüyanın hemen başlarında padişah Sultan Abdülhamit’i gördü. Koyu kırmızı büyük bir salonda, bir divanın üstüne, Sultan Abdülhamit, elbiseleriyle uzanmıştı. Başında kırmızı bir fes, parlak siyah redingotunun üstünde de ucuna bir nişan asılmış kalın ve sarı bir kurdele vardı. Divanda ipekli bir örtü Sultan’ın hemen yanı başında duruyordu. Abdülhamit bu örtüye yer yer sarınmıştı. Tıpkı anlatıldığı gibi ufak tefek, koca burunlu ve kara sakallıydı. Turgut, Sultan’a bu kadar yakın olmaktan biraz mahcup ve ürkek, konuşmadan Abdülhamit’i seyrediyor, bir yandan da kendine cesaret vermeye çalışıyordu: ben Cumhuriyet çocuğuyum, ben Cumhuriyet çocuğuyum. Bir ilkokul öğrencisi gibi hissediyordu kendini: neden korkacakmışım Abdülhamit’ten? Fakat, hiç konuşmayan bu küçük adamda ürkütücü bir otorite vardı. Başıyla Turgut’a işaret etti. Turgut da divanın yanındaki sandalyeye oturdu. Abdülhamit’i şimdi çok yakından görüyordu. İkisi de susuyordu. Birden, Sultanın sarıldığı örtüler kımıldadı, ipek kumaşın arasından, Turgut’un o ana kadar fark etmediği bir adamın başı ve kolları dışarıya çıktı.” (Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, 46. baskı, 2010 İstanbul, sf. 82-83).

RÜYADA ABDÜLHAMİT VARSA…

1970 yılında TRT’nin roman ödülünü aldıktan yıllar sonra yayımlanma olanağı bulan Tutunamayanlar’ın özellikle 1970 ve 80’den sonra yetişen kuşakları bu denli çok ve yoğun etkilemesinin ipuçlarından birini verir romanda, romanın baş kişilerinden Turgut Özben’in gördüğü bu rüya.
Rüyanın devamında, Abdülhamit ile ipek örtülerin arasında, onun hükmü ve bağışlaması altında ona sevgisini göstererek divanın ortasında kendisi için yapılmış bir oyukta durmadan bir yılan gibi kıvranarak yaşayan adam, Dilazer, var olan toplumsal-siyasal düzen/Cumhuriyet ve onun geleceği hakkında bugünlerde son derece güncel ve yakıcı olan bir saptamada bulunurlar. Cumhuriyet yönetimi altında geçen bir romanda, kahramanın gördüğü rüyada Abdülhamit varsa, bir geriye dönüş kuşkusu ve korkusu, yeni bir baskıcı toplumsal düzen sorunsalı da var demektir.
Turgut birdenbire sorar:
“Yaptığımız devrimlerin aslı yok mu dersiniz?”
Abdülhamit: “Bana kalırsa yok”…

ABDÜLHAMİT AYDINI: DİLAZER

“Ayaklarını altına topladı, bir eliyle siyah mesini tutarak sözlerine devam etti: ‘Ben, bütün olacakları evvelden görmüştüm. Benimle başa çıkamayacağınızı biliyordum. Ben ve Dilazer, sizin yenemeyeceğiniz kuvvetlerdik. Hele Dilazer! Çok marifetlidir: istediğin kılığa girer.’ Dilazer, siyah mesin altından başını çıkardı: ‘Girerim’. ‘Sizin hatanız buradaydı: Dilazer’in yerine koyacak adamınız yoktu.’ Dilazer, Turgut’un sandalyesinin yanında göründü, Turgut irkildi. Yılan adam sırıtarak: ‘Adamınız yoktu’ dedi ve gene kayboldu.” (Sf. 84).
Cumhuriyet yönetimi altında, onun verdiği tarih bilgisi, dünya görüşü ve kültürle yetişmiş Turgut buna elbette şiddetle itiraz edecektir: “Cumhuriyet, bu duruma bu kadar kayıtsız kalamaz. Bunlara göz yumamaz!”

MUSTAFA KEMAL: “GÜCÜM YETMİYOR”

Rüya bu elbet ama, rüyaların gerçeklerle ilgisi olduğu da bir gerçekse Cumhuriyet’in de konuşması gerekir ve nitekim, rüyanın bundan sonrasında sahneye Mustafa Kemal çıkar. Ancak bu çok yaşlı, çok yorgun, takatsiz bir Mustafa Kemal’dir:
Turgut, “Yerinden kalkmaya çalışarak Abdülhamit’e doğru uzattı ellerini. Oda kararmıştı, divanı göremiyordu artık. ‘Üçüncü Cumhuriyeti de kurduğum halde bunlara neden mi engel olmuyorum?’ Duyduğu bu yeni sese çevirdi başını. ‘Gücüm yetmiyor,” dedi ses. Oda biraz aydınlandı: Turgut’un karşısında Mustafa Kemal duruyordu. Onu resimlerinden tanıyan biri için kim olduğunu anlamak çok güçtü; fakat Turgut tanıdı. Mustafa Kemal çok şişmanlamıştı. Saçlarının hemen hepsi dökülmüş, sırtı kamburlaşmıştı. Sesi yorgun çıkıyor, konuşurken dudaklarının arasından altın dişleri görünüyordu. Buruşuk yüzü beyaz kıllarla kaplıydı. Eski bir robdöşambr giymişti.
“Turgut bütün gücünü toplayarak konuşmaya çalıştı: ‘Nasıl olur? Siz idare etmiyor musunuz? Nasıl engel olamazsınız?’ Mustafa Kemal, çaresizliğini gösteren bir hareket yaptı. Turgut, ona doğru ilerlerken uyandı.” (a.y.)

“ABDÜLHAMİT RÜYASI”NIN ÖNEMİ

Eskimezlik kazanmış birçok roman gibi “Tutunamayanlar” da, farklı dönemlerde o döneme uygun, o dönemle yakından ilgili yanları öne çıkarılarak yeniden okunuşlar taşıyan bir başyapıt durumunda. “Tutunamayanlar” denilince hemen akla Oğuz Atay’ın Oğuz Atay denilince de “Tutunamayanlar”ın gelmesi bu nedenle. “Tutunamayanlar” demek, büyük ölçüde, hatta bütünüyle “tutunamayanlar”ın (“disconnectus erectus”) “prensi”, giderek de “İsa”sı Selim Işık demek olduğuna göre, bunu, kuşkusuz romanın baş kişisi Selim Işık için de yineleyeceğiz demektir.
İlk yayımlandığı 70’lerde başka bir gözle ve başka türlü okunan kitap, 80’lerde başka bir gözle ve başka türlü okundu. 90’larda, 80’lerdeki bu okunuş biçimini pek az değiştirerek sürdürmekle birlikte, 80’lerin karanlığında yolunu kaybedenlere -tıpkı Selim Işık’ın kendine oluşturduğu gibi- sığınabilecekleri, içinde yaşayabilecekleri bir “in”, bir kaçış olanağı sağlayan roman, günümüzde çok daha başka bir gözle ve çok daha başka türlü okumalara da açıktır.

KÜÇÜK BURJUVA AYDIN ELEŞTİRİSİNDE UÇ NOKTALAR

Bu okumalardan birinden yola çıkacak okur, aynı gözle okuduğunda romanda kapsamlı bir cumhuriyet eleştirisi bulabilecektir. Romanda özellikle Selim Işık’ın yazdığı metinler ile (bkz. “Ne yapmalı”) “Süleyman Kargı’nın Açıklamaları” başlığı altında Süleyman Kargı’nın ağzından Selim Işık’ın yazdığı metinlerde bu yaklaşım fazlasıyla vardır. Tutunamayanların bu tür okuyucusu, kitabı, romana “ikinci cumhuriyetçi” –hatta “üçüncü cumhuriyetçi”, Turgut’un gördüğü rüyada bu ibare de vardır- bir anlam vermeye kadar götürebilecektir.

Bir başka okuma biçimi ise, romanı doğru yere oturtarak buradan olumlu bir cumhuriyet eleştirisi çıkarmaktır. Roman bunu, hem Selim Işık’ın hem Turgut Özben’in gözünden alaycı bir anlatımla yapmaktadır aslında. Selim Işık’ın yazdığı metinlerle yine Selim Işık’ın Süleyman Kargı’nın ağzından “Süleyman Kargı’nın Açıklamaları” başlığı altında yazdığı metinlerde bu gözü görmek mümkündür. Bu metinlerde alaycı bir dil, tarih ve kültür eleştirisi vardır. Turgut’un Ankara’da iş takibi günlerinin anlatıldığı İkinci Bölüm 9. fasılda Metin’le geçirdiği Dostoyevski romanlarını anıştıran sahnelerin yaşandığı gecede olanlar –örn. pavyonda dans, genelevde kumar,- küçük burjuva aydın eleştirisinde romanın yazıldığı zamanlar için oldukça uç sayılabilecek eleştiriler içermektedir. 10. fasılda Turgut’un devlet dairesindeki dosya savaşı ise devlet bürokrasi eleştirisinde kara mizahın doruklarıdır.

TUTUNAMAYANLARIN ÇIKMAZI

Doğu ile Batı arasındaki büyük parantezin içinden özgürlüğe çıkmak istedikçe, parantezin bir tarafından öbür tarafına kayan aydının ideolojik-siyasal ve kültürel çıkmazını irdeleyen roman, iki kahramanından birini, Selim Işık’ı ölüme, diğeri, Turgut Özben’i imi timi bellisiz olmaya yollarken çıkış yolunu kendisi de bilmemektedir. (Kısacık yaşamı ve yaşadığı yılların Türkiye’si düşünülürse aslında Oğuz Atay’ın da kafası karışıktır.) Romanın en önemli çıkmazı, ama öte yandan da “Tutunamayanlar”a asıl anlamını veren şey budur. Tutunamayanlar tutunacak bir şey bulamadıkları için alaycı, kinik ve neredeyse her şeye karşı inançsız ve hatta kaygan “disconnectus erectus”turlar.
Peki, gerçekte “tutunacak” hiçbir şey yok mudur?
Vardır!
Ama aydın, inanıp kendi kendisini tutamak yapmadıkça yoktur!

Turgut’un, 724 sayfalık romanın henüz başlarında gördüğü “Abdülhamit Rüyası” –aslında kâbusu demeliyiz- roman için işte bu açıdan, aydının içinde bulunduğu parantezden çıkabilmesi açısından önemli. Laik, demokratik cumhuriyete “inanan” aydının Abdülhamit korkusunun altında aslında tam da bu vardır: Hiçbir şeye tam olarak inanmamak!

DÜZENİN VE AYDININ KAYGANLIĞI

70’lerde ve 80’lerde okunduğunda anlamı ve önemi görülmeyen/anlaşılmayan bu rüyanın tüm romanla, romanın dünyası ve kişileriyle (Selim Işık ve Turgut Özben başta gelmek üzere) ilgisi, onların, içinde yaşadıkları toplumsal-siyasal düzende kapladıkları toplumsal-siyasal hacimle ilgili. Ki bunlara, tarihsel, kültürel, ahlaki, tinsel, bedensel ve hatta cinsel birçok boyut da ekleyebiliriz.
Uluorta yapılan tüm post-modernist değerlendirmelerin tersine böyle biçimsel kimi öğeler taşımakla birlikte modernist bir roman olan ve Türk romanı içinde kendisine seçkin bir yer edinen “Tutunamayanlar”ın 70’lerden bu yana yetişen aydın kuşaklarını bu denli derinden etkilemesinin altında, Oğuz Atay’ın romancı dehasının yarattığı Selim Işık ile onun adeta tilmizi sayılabilen Turgut Özben’in “tutunamama” kavramı çevresinde oluşturulan kişilikleri, yaşamları ve trajedilerinin yanı sıra, Türkiye’nin son 40-50 yılda yaşadığı toplumsal-siyasal ve elbet daha bir sürü sel-sal alt üst oluşların etkisini de aramak gerekir. Üstelik biz bu yarım yüzyılın içine, tarihi 1840’ların 50’lerin Türkiye’sine kadar çekerek, daha en az bir yüz yıl yerleştirebiliriz. Selim Işık’ın sevdiği kadın dahil hiçbir kimseye (akraba, arkadaş, dost) ve hiçbir şeye (ideoloji, eylem, örgüt) tutunamaması/bağlanamaması en az kendi kayganlığı kadar toplumsal-siyasal düzenin kayganlığı ile de ilgilidir.

FACEBOOK AYDINI YA DA KAÇA KAÇA KAÇMAKTAN…

Romandan ve Selim Işık’tan çok etkilenen, kendisini ona benzeten ve ona benzemeye çalışan, ona öykünerek, onun gibi yazılar yazan onlarca, belki yüzlerce aydın, kendi kayganlıkları kadar toplumsal-siyasal düzenin kayganlıklarının da kurbanı durumundadırlar ve “Tutunamayanlar”ı yanlış okumanın sonucu bütün bunlar…
Romanın dünyasından gerçeğin dünyasına geçerek söylersek; günümüzün yaşayan gerçek “Selim Işık”ı ya da “tutunamayanlar familyası”nın facebook aydını; Oğuz Atay’ın, Selim Işık’ın hiçbir şeye tutunamamasını kapsamlı bir aydın eleştirisi olarak ele aldığını, Abdülhamit kadar (toplumsal siyasal düzen), Dilazer’i de (aydın) eleştirdiğini, toplumsal-siyasal düzenin kendisi kadar (Abdülhamit), aydını da (Dilazer) suçladığını görmedikçe, 12 Eylül düzeni ve onun zulmünden -şimdilerde kurulmakta olan yeni bir düzen ve onun zulmünden- karşı koymak yerine kaçmaktan -çünkü Turgut’un rüyası çoktan gerçek olacak-kaça kaça facebook’ta bile yer yer bulamayacaktır kendisine. (Aralık 2010).

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder